Bediüzzaman’ın Talebelerinden

Şam hutbesindeki müjdeler bir bir zuhur ediyor

Mustafa Sungur Ağabeyi, çoğu zaman olduğu gibi, yine İstanbul, Üsküdar’daki dört katlı Bedi Apartmanında ziyaret ettik.

O, dördüncü katta, hususî odasında kalıyordu. Bizi de burada ağırladı.

Selâmlaşma faslından sonra, ilk olarak hâlini sıhhatini sorduk.

Daha önce sağ tarafına gelen kısmî felcin etkisi hâlâ üzerinde idi. Ama eskisine göre daha iyi olduğunu müşahede ettik. O bunu bize de ifade etmek istercesine sağ kolunu hareket ettirmeye başladı. Biz de tebessüm ederek “Mâşâallah” dedik, sıhhat ve hayırlı ömür dileklerinde bulunduk.

Yeni Asya’nın her gün kendisine ulaştığını, bilhassa Lâhika Sayfasını, Üstadın köşesini takip ettiğini, bunun günlük bir lâhika gibi olduğunu söyledi ve ekledi: “Cenâb-ı Hak cümlemizi Risâle-i Nur’dan ayırmasın.”

Bu arada, önümüzdeki Pazar günü Haliç Sütlüce Kongre Merkezi’nde, Bediüzzaman Hazretlerinin vefat yıldönümü münasebetiyle yapılacak olan panele kendisinin de dâvetli olduğunu şifâhî olarak da söyledik. O da hasta halinin dışarıya çıkmaya müsaade etmediğini, namazlarını bile ekseriyetle bu hususî odasında kıldığını, umumî ders zamanları ancak aşağıya inebildiğini ifade etti.

Geçen hafta sonu Risale-i Nur Enstitüsü’nün Şam’da gerçekleştirdiği kongre hakkında da bilgi verdik. Çok sayıda akademisyenin Hutbe-i Şamiye’yi “masaya yatırdığı”nı söyledik.

Çok memnun oldu, “Mâşâallah” dedi. “Orada yapılan bu ve buna benzer programlar, inşâallah hem Türkiye, hem âlem-i İslâm, hem de insanlık için hayırlara vesile olur.”

Bu vesileyle sorduk:

Hutbe-i Şamiye’yi nasıl değerlendiriyorsunuz? Üstad Hazretleri, o hutbeyi vereli tam yüz yıl oldu…

Hutbe-i Şamiye’nin ihbarları zamanla çıkmaya başlıyor elhamdülillah. Bundan daha büyük müjde ve sevinç olur mu? Zaman gösteriyor bunu. Yüz sene geçtiği halde, o hakikatler yeniymiş gibi kendini gösteriyor. Güya Üstad, o hutbeyi Suriye’ye ve âlem-i İslâma yeni vermiş gibi, yeni okuyor gibi.

İslâm dünyasındaki son gelişmeleri de göz önünde bulundurursak, o hutbedeki bazı müjdeler sanki yeni tahakkuk etmeye başlıyor gibi değil mi?

Son zamandayız kardaş. Aramızda hep lâftır ya, son asır bu asır. Üstad Hazretleri “La tezâlü tâifetün min ümmetî…” (Ümmetimden bir taife Allah’ın emri gelinceye kadar (yani kıyâmetin kopmasına kadar) hak üzerinde galip olacaktır) hadis-i şerifini izah ederken, “La tezâlü tâifetün min ümmetî” ifadesi (cifir hesabıyla) 1542 eder diyor. Yani o zamana kadar devam ediyor. Ama “zâhirîne ale’l-hakkı” 1506 eder. Bu tarihe kadar zâhir ve aşikârâne, belki gâlibâne… Ondan sonra Risâle-i Nur vazife-i tenviriyesine gizli ve mağlûbiyet içerisinde devam eder diyor. Son asırdayız. Ahirzamandayız. Neyi yapabildiysek o kadar…

“İttihad-ı İslâm” konusunda ne diyorsunuz? Şimdi buna çok ihtiyaç var değil mi?

Tabiî… Risâle-i Nur her tarafa yayılıyor şimdi. Tercümeleriyle âlemi kaplıyor. Demin dediğim gibi âhirzamandayız, son asırdayız. Bu fırsat bir daha elimize geçmez. Şimdi İslâm âlemi de büyüyor. Çok gayret etmek lâzım.

Üstad Hazretlerinin Tiflis’teki Şeyh San’an tepesinde Rus polisiyle aralarında geçen diyaloğu ve orada Üstad’ın İslâm âleminin geleceğiyle ilgili verdiği müjdeleri de hatırlamamak mümkün değil. Ayrıca Üstad, orada Rus polisine “Medresemin planını yapıyorum” demişti. Sizin Tiflis’teki Nur dershanesinin açılışında bulunarak bu mânâya mazhar olduğunuzu düşünebiliriz her halde…

Evet, Tiflis’e gitmiştik. Orada dershaneler var. Şimdi çok küllîleşti. O mânâ tahakkuk ediyor elhamdülillah.
Şeyh San’an tepesindeki hadisede Üstadın âlem-i İslâma bakışı gerçekten çok manidar. Az perdeli de olsa zuhur ediyor şimdi. Tabiî Risale-i Nur’un oralarda yayılmasıyla olacak biraz da…

Risâle-i Nur her tarafta okunuyor. Âlem-i İslâmın temel taşı gibi olmuş. Her tarafa yayılıyor, her tarafta okunuyor. Dünya adeta bir dershane, bir medrese-i nuriye hükmüne geçti. Risâle-i Nur deyince, Üstadın mânevi şahsiyeti de akla geliyor tabiî. Her tarafta onun nuru konuşuluyor, onun eserleri okunuyor, onun sözleri dinleniyor. Üstad mânen yaşıyor yani. Risâle-i Nur’un okunduğu yerlerde Üstad mânen bulunuyor, oralara gidiyor gibi.

«««

Sungur Ağabeyi hasta haliyle fazla yormak istemediğimizden, son olarak “Gazetemiz vasıtasıyla Nur Talebelerine vermek istediğiniz bir mesaj var mı?” diye sorduk.

“Estağfirullah kardeş, ne mesaj vermesi. Onlar Risâle-i Nur’u hakkıyla tanımışlar, ona sarılmışlar zaten, bu cihetle tebrik ediyoruz. Devam etsinler böyle. Risâle-i Nur’a devam ettikçe, Risâle-i Nur yayıldıkça, farklı dillere tercüme edildikçe hayırlı ve güzel günler de gelir inşâallah” dedi.

Ayrılmadan önce Yeni Asya’nın kendisi için hazırlamış olduğu 42. yıl plaketini de takdim ettik. Plâkette şöyle yazıyordu:

“Sn. Mustafa Sungur, vatan sathını mektep yapma idealine verdiğiniz katkıdan dolayı en kalbî teşekkürlerimizi sunarız. Yeni Asya.”

Memnuniyetini izhar etti.

“Yeni Asya’nın harcında sizin de az emeğiniz yok” dediğimizde ise, “Allah mübarek eylesin” diyerek ekledi: “Allah cümlemizi muhafaza etsin.”

Âmin deyip, kucaklaşıp vedalaştık.

İslâm âlemi Hutbe-i Şamiye’yi kurtuluş reçetesi yapmalı

BEDİÜZZAMAN’IN TALEBESİ ABDULLAH YEĞİN:HUTBE-İ ŞAMİYE’NİN ÜSTAD TARAFINDAN TÜRKÇEYE NASIL ÇEVRİLDİĞİNİ ANLATAN

Abdullah Yeğin Ağabeyi telefonla aradığımızda Karabük yollarında idi. Doksanına merdiven dayamış bahtiyar bir ihtiyar, yine hizmet peşinde koşturuyordu.

Hutbe-i Şamiye ve ittihad-ı İslâm konularında kendisinin değerlendirmelerini almak istediğimizi ifade ettik. Hutbe-i Şamiye’nin 1951’de ilk defa Türkçe’ye tercüme edilişinde Üstadın yanında o da bulunduğundan, hatıralarını özellikle istirham ettik.
O da bizimle paylaştı.

Hutbe-i Şamiye’nin ilk defa tercüme edilişinde Üstadın yanında siz de vardınız. Bununla ilgili hatıralarınızı bizimle paylaşır mısınız?

1951’de Emirdağ’da Üstadımızın yanında olduğum sıralardı. Üstadımız hastaydı, yatıyordu. Elinde de küçük bir kitap vardı. Bu kitap, İstanbul’dan gelmiş kendisine. Yattığı yerden bu kitabı okuyor, bakıyor, karıştırıyordu. Sonra, birdenbire doğruldu ve dedi ki: ‘Bu kitap, benim hastalığımın devâsıdır.’ Zaten Üstad, her ne zaman bir kitap veya mühim bir mevzu hakkında makale yazmışsa, bir hastalıktan sonradır veya hastalık esnâsındadır. Bir sıkıntıdan sonra bir ferahlık gelir o şekilde. Kitabı göstererek, ‘Bu Hutbe-i Şâmiyeyi tercüme edeceğiz. Eli kalem tutanlar gelsinler’ dedi. Çağırdık, dört kişi olduk. Üstadımız tercüme etti, biz de yazdık. Kaç saat sürdüğü hatırımda kalmadı. İşte, Hutbe-i Şamiye’nin ilk defa Türkçe’ye çevrilmesi bu senedir.

Sonra Hutbe-i Şamiye, kitap halinde çıktıktan sonra, ilk yazıldığı dönemde İstanbul’da çıkan bazı gazetelerin makalelerinden ilâveler, zeyiller yapıldı. Kitap halinde teksir edildi. O zamanki Demokrat Parti’nin dindar mebuslarına gönderildi. Üstadımız diyordu ki: “Benden siyaset istiyorlar. Bu kitap, benim siyasetimdir.” Çünkü o kitap, ittihad-ı İslâmdan bahsediyor. İslâm birliğinden, kalplerin birliğinden ve İslâm âlemindeki hastalıklardan bahsediyor. Bu esere çok ehemmiyet veriyordu Üstadımız.

Üstad, ittihad-ı İslâma hakikaten çok ehemmiyet vermiş. Bugünlerde de çok ihtiyaç var bu mânâya, değil mi?

İttihad-ı İslâm için, evvelâ ittihad-ı kulûb lâzım. Hiç olmazsa dış işlerimizde, umumî meselelerde ittihad edebiliriz. Bakınız İslâm âlemi ne kadar geniş, ne kadar çok. Fakat tam bir ittihad olmadığı için, düşmanlar içimize giriyor. İslâm düşmanları kısımlara ayırıyor bizleri. Kimisi ırkçılığı vesile yapıyor, kimisi başka menfaatleri… Bu şekilde İslâm âlemi tam bir ittihad içinde olamıyor. Bunun tek çaresi, Müslümanların Risâle-i Nur’u veya Hutbe-i Şamiye’yi program yaparak çalışmasıdır. Cenâb-ı Hak cümlemizi ihlâsla bu hizmette istihdam eylesin inşâallah.

Malûmunuz, Üstadımız, Hutbe-i Şamiye’de “İslâmiyet güneşinin tutulmasına, inkişafına ve beşeri tenvir etmesine mümanaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümanaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırk beş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. Yetmiş birde fecr-i sâdıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzip de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sâdık çıkacak” diyor.

Şimdi ben öyle zannediyorum ki, İslâm âlemindeki bu hareketler inşâallah ittihad-ı İslâma bir vesile olur. Çünkü her tarafa bakıyoruz, bütün İslâm âleminde birbirine yaklaşmak ve Avrupa ve Amerika’da İslâmiyete geçmek var. İslâmiyete giren pek çok papaz var. Meselâ bize bir papazdan mektup geldi. İslâmiyeti nasıl Risâle-i Nur vasıtasıyla anlamış, Müslüman olmuş anlatıyor. Şimdi bütün kuvvetiyle Risâle-i Nur’dan istifade etmeye çalışıyor. Her yerde buna benzer havâdis işitiyoruz elhamdülillah. Bunlar, İslâm âleminin tekrar kuvvetleneceğine ve hak dinin gâlip geleceğine işarettir. Bu, Kur’ân’ın “Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resûlünü hidayet ve hak din ile gönderen Odur” (Fetih Sûresi: 28) âyetinden de anlaşılabiliyor.

Elhamdülillah, dünyanın her tarafında İslâmiyete bir dönüş var. İnşâallah biz cehaleti, Avrupa’yı körü körüne taklidi bırakır ve dinimize sım sıkı sarılırsak mesele hallolur. Çünkü dinimizin esası, kardeşlik ve birlik-beraberliktir. Sonra iman üzerine müesses olduğu için, hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilecek bir kuvvet kazanıyor. Ecdâdımızın bütün dünyaya hâkim oluşu, dinimiz ve imanımız sayesindedir. Birinci Dünya Harbinde biz muvaffak olmadıysak da, dinimiz sayesinde onlara tam yenilmedik. Bu kadar şühedâ verildi. Esas mesele, milletin nereden kuvvet aldığını bilip, o kuvvete tekrar sarılmasıdır. Çanakkale’deki harika nereden çıktı? İmandan. İman sayesinde elhamdülillah. Biz millet olarak, ancak birlik ve beraberlik içerisinde düşmanlara karşı koyabilmişiz.

Şimdi esas mesele şu: Üstadımızın gösterdiği program nedir? Madem ki, düşmana karşı kin beslemek, kuvvetle mukabele etmek, onları zorla Müslüman etmek gibi oluyor, ki bu da doğru değil; biz esas olarak, sevgi, ikna, ilim, güzel sözler, ahlâkımız ve takvamızla hareket edersek, o zaman elbetteki Hıristiyanlar da İslâmiyete girecekler. Ne diyor Üstadımız Şam hutbesinde de: “Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtını ef’âlimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler.”  Bugün merak edilenler, Hutbe-i Şamiye’de birer birer izah edilmiştir. Meselâ bizim en büyük düşmanımız ümitsizlik, cehalet. Bu sebeple, hak yolunda birleşmek, birbirini sevmek yerine; tarafgirlik ederek, birbirine menfaat için düşmanlık yapılıyor. Bunun tek çaresi, bu dünyanın fânî olduğunu anlamamız, iman esaslarına sımsıkı sarılmamız ve esas hayatın ahiret hayatı olduğunun şuurunda olmamız. Üstadımızın çoğu zaman söylediği şuydu: “Bu zaman, imanı kurtarmak zamanıdır.” Yani bu zamanda başka meselelere bakacak, teferruâtla uğraşacak vaktimiz yoktur. Çünkü imansız insan, dünyada da bahtiyar değildir, ahirette de. Dünyada muvakkaten madde ile mesut gibi görünebilir. Fakat esas mesele ebedî hayatı kazanmaktır. Bunun da tek çaresi, Allah’ın rızasını kazanacak şekilde iman ve salih ameldir. Cenâb-ı Hak cümlemizi salih, imanlı ve ihlâslı amele muvaffak eylesin.

Tags: , , , ,

Yazar Hakkında: İsmail Tezer

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*