Kışkırtılan Kürtlere tarihî hitap

Avusturya mallarını boykot bahanesiyle kışkırtılmaya çalışılan İstanbul’daki Kürt hamallara hitap eden Bediüzzaman Said Nursî, 103 yıl önce bugün (10 Ekim 1908) onları yatıştırıcı ve itidale sevk edici nasihatlerde bulundu.

Zira, İttihatçıların içinde, hem de muhalifleri arasında yer alan bazı siyasîler, Avusturya mallarının boykot edilmesini bahane ederek Kürt hamalları kışkırtmaya, hatta onları ayaklandırıp gizli siyasî emellerine âlet etmeye çalışıyordu.

Bu sinsî faaliyetin farkına varan Bediüzzaman, İstanbul’daki binlerce Kürt hamala nasihatta bulunarak, onların siyasî cereyanlara âlet edilmesine mâni olur.

Toplandıkları mekânlara, hatta kahvehanelerine kadar giderek anladıkları dilden hamallara hitap eden Üstad Bediüzzaman, bir taraftan da, sadece Avusturya’ya değil, bütün Avrupa’ya karşı bir iktisadî mücadelenin, bir rekabet gücünün canlandırılması tavsiyesinde bulunur.

Boykotun sebebi

Avusturya–Macaristan İmparatorluğu 6 Ekim (1908) günü Bosna–Hersek topraklarını ilhak ettiğini (ülkesine kattığını) duyurdu.

Meşrûtiyetin şevk ve heyecanını iliklerine kadar yaşayan Osmanlı tarafı, henüz bir savaşı göze alacak durumda olmadığından, Bosna–Hersek’in ilhak edilmesine seyirci kalmanın ötesinde fazla bir şey yapamadı.

Yeni Meşrûtî hükümetin yapabildiği şundan ibarettir: 1) Avusturya mallarına karşı sivil inisiyatif görünümlü boykotu el altından desteklemek. 2) İşgalci devletten birkaç milyon banknot tazminat koparmak.

26 Şubat 1909’da Avusturya hükümeti ile varılan anlaşma sonucu, Osmanlı tarafına 2,5 milyon lira tazminat ödenmesi kararlaştırıldı. Bu sûretle, beş aydır devam eden boykot da sona erdirilmiş oldu.

Fes ve kumaş

Sultan II. Mahmud’un 3 Mart 1829 tarihli “Kıyafet Nizamnâmesi” fermânından sonra, Osmanlı’da fes giyilmeye başlandı.
Başta padişah ve memurlar olmak üzere halkın da başına koymak durumunda kaldığı bu yeni kıyafete “Mahmudî fes” deniliyordu.

Başa konulan fes, o tarihlerde Avusturya’dan ithal ediliyordu.
Bilâhare, İstanbul’da “Feshâne” kurularak yerli imâlata başlandı. Ancak, fes ve diğer “modern kıyafetler”in kumaşı ekseriyetle yine Avusturya’dan getirtiliyordu.

İşte, Ekim 1908’de—Osmanlı’da bir ilk olarak—baş gösteren boykot hadisesiyle birlikte, fes giyiminde de ciddî bir kırılma hali yaşandı.

Askeriyeden bürokrasiye, sivil halktan aydın kesime kadar uzanan geniş bir kitle, peyderpey başından fesi çıkarmaya, onun yerine başaçık gezmeye, ya da çeşit çeşit kıyafetler giymeye başladı: Puşi, külâh, agel ve özellikle Kafkas Kalpağı.
Büyük Harp zamanında Enver Paşa ve Said Nursî’nin de giymiş olduğu Kafkas Kalpağı, Kuvâ–yı Milliye subaylarının âdeta bâriz, hatta fârik bir kıyafeti haline dönüştü.

Bediüzzaman’ın tavır ve telkinatı

İstanbul’a ayak bastığı andan (1907 Kasım?) itibaren, söz ve yazılarıyla istibdada şiddetle muhalefet etmekten, aynı şekilde hürriyet ve meşrûtiyeti hararetle müdafaa etmekten geri durmayan Bediüzzaman Said Nursî, gariptir, Kürtlerin müdahil olduğu gelişmelerde de harekete geçmekten çekinmeyerek inisiyatifi ele alıyor.

İşte, Ekim 1908’de komitacı İttihatçılarla gizli Abdülhamid taraftarlarının “boykotaj” üzerinden siyasî ve ideolojik emellerine âlet etmeye çalıştığı Kürt hamallara yönelik çabası da, bu kabilden bir hizmettir ki, günümüzde de büyük ders ve ibret alınası bir vakıadır.

Zira, aynı Kürtler, günümüzde de gizli menfî emellere âlet edilmeye çalışılıyor.
O halde, onlara geçmişte yapılan telkinatın aynısına, daha müessir bir şekilde  bugün de ihtiyaç var.
İşte, o tesirli telkin ve nasihatten bazı pasajlar…

Bazı kayıtlarda İstanbul’da o tarihte (1908) yekûn kırk bini bulan (yarıdan fazlası hamal) Kürtlere şunları söylüyor, Üstad

Bediüzzaman:
“Ey hamallar!
“Altı yüz seneden beri bayrak–ı Tevhidi umum âleme karşı ilân eden… şanlı Türk pederlerimize kuvvet ve cesaretimizi peşkeş ve hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve marifetinden istifade edeceğiz.

“Mâhâsıl (özetle): Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvveti; mecmuumuz (birlik halinde) bir iyi insan oluruz. Hodserane (serkeşlik, kendi başına) yapmayacağız.

“Hem de istibdat (monarşi, diktatörlük) zamanında bir batman itaat etmiş isek, şimdi (meşrûtiyette) bin batman itaat ve ittihad farzdır. Zira, şimdi sırf menfaati (itaatın faydasını) göreceğiz.” (Nutuk, Eski Said Dönemi Eserleri, s. 186)

“Tek taraflı özerklik” olur mu?

Yukarıdaki ifadeler, bir taraftan Türklerle Kürtlerin uyum ve itaat içinde geçinmelerini öğütlerken, bir taraftan da son zamanlarda ortaya atılan “demokratik özerklik” çıkışı gibi “Hodserâne” hareketlerin yanlışlığına dikkat çekiyor.

Zira, şu “demokratik özerklik” dedikleri şey, içinde hem kendi başına bir hareketi, hem “itaat”le bağdaşmayan tek taraflı bir kararı, hem de kuvvetten, şiddetten beslenen ve kan dökmekle iş gören bir menfî hareketi barındırıyor.

Mahkemesindeki müdafaadan

Üstad Bediüzzaman’ın Kürtlere yönelik yapmış olduğu meşrûtiyete dair yukarıdaki telkinât ve nasihatin üzerinden ancak altı ay kadar bir zaman (13 Nisan 1909) geçmişti ki, İstanbul’da “31 Mart Vak’ası” patlak verdi.

Bu kanlı–kargaşalı vak’ayı bahane eden “Selânik Cuntası”, Hareket Ordusuyla bir darbe yaparak yönetimi ele geçirdi.
Ardından,  sıkıyönetim ilân ederek ölüm kusan dehşetli bir Divân–ı Harp Mahkemesini kurdu.

İşte, kırktan fazla mazlûmu darağacına gönderen o mahkemede Bediüzzaman Hazretlerinin yapmış olduğu destansı müdafaadan ana konumuzla ilgili can alıcı birkaç cümle:

“Ey paşalar, zabitler!
“İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, hamal ve gâfil ve safdil olduklarından, bazı particiler onları iğfâl ile Vilâyât–ı Şarkiyyeyi lekedâr etmelerinden korktum. Ve hamalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları sûretle Meşrûtiyeti onlara telkin ettim.

“İşte o hamalların, Avusturya’ya karşı, benim gibi bütün Avrupa’ya karşı boykotajları ve en müşevveş (karışık) ve heyecanlı zamanlarda âkılâne hareketlerinde bu nasihatin tesiri olmuştur.

“Padişaha karşı irtibatlarını tâdil (Meşrûtiyet’e kanalize) etmeye ve boykotajlarla Avrupa’ya karşı harb–i iktisadî açmaya sebebiyet verdiğimden, demek cinâyet ettim ki bu belâya düştüm.” (Divân–ı Harb–i Örfî, Üçüncü Cinayet.)

Tags: , , ,

Yazar Hakkında: M. Latif Salihoğlu

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*