Cern’e Bediüzzaman katkısı

Geçenlerde Sabah gazetesinde Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN) Dış İlişkiler Direktörü John Ellis’le yapılan ilginç bir röportaj yer aldı.

“CERN’de sanki sabah akşam sadece maddeyi araştırıyormuşsunuz gibi bir imaj var. Doğru mu bu?” sorusuna John Ellis şöyle diyordu:

“Çalışmaların temelini maddenin araştırılması ve anlaşılması oluşturuyor. Ama aslında cevaplamaya çalıştığımız soru, ‘Nereden geliyoruz, neyiz, nereye gidiyoruz?’ Bu çok geniş bir yorum isteyen bir soru. Belli bir cisme ya da öze dayandırarak da buna cevap verebilirsiniz, metafizik olarak da, dinî olarak da tartışabilirsiniz. Bizim yaptığımız fizik açısından yaptığımız bir çalışma.”

Röportajın özellikle bu satırları çok dikkatimi çekti.
Bir bilim adamı, kendi yaptıklarının ‘fizik açısından’ olduğuna dikkat çekip, işin metafizik ve dinî boyutlarının da olduğunu ve bu açılardan da tartışılmasının mümkün olduğunu nazara veriyordu.

Öncelikle, bence Ellis’in bu atıfları önemli. Bir bilim adamı haysiyetine yakışan ifadeler. Kendi ihtisasının farkındalığının bir ifadesi. Metafizik/dinî sahanın uzmanlarına saygının güzel bir nümunesi.

Ama inkâr edilemez bir gerçek ki, bu iki alan (fizik-metafizik) aslında birbirinden ap ayrı şeyler değil, aksine iç içe geçmiş dairelerdir. İkisinin de kendine mahsus hükümleri olduğu gibi, iç içe geçmiş ortak hükümleri de mevcuttur. Maharet de zaten bu iki alanı dengeli bir şekilde kucaklayabilmek, kavrayabilmektir.

İşte Peygamberlerin ve onların yolundan gidenlerin yaptığı da bu olmuştur.
Ne var ki, Peygamberlere ve onların sadık takipçilerine rağmen, tarih bu iki sahayı dengeleyemeyerek ya esbâba dalıp, esbapperest, maddeperest (materyalist) olmuşlarla; ya da mânâ âlemlerindeki (metafizik anlamdaki) derinliğinin vermiş olduğu hâlle maddeye, esbaba hiçbir kıymet-i harbiye vermeyen, hatta fizik âlemini bütünüyle inkâr eden insanlarla da doludur.

Oysa olması gereken, Sani-i Âlem’in yaratmış olduğu madde ve mânâ âlemlerini kendilerine ait hükümleriyle birlikte, tıpkı Peygamberler gibi dengeli bir şekilde algılayabilmektir.

Bu uzun girizgâhtan sonra, gelelim asıl değinmek istediğim konuya.
John Ellis “Aslında [CERN’de] cevaplamaya çalıştığımız soru, ‘Nereden geliyoruz, neyiz, nereye gidiyoruz?’ Bu çok geniş bir yorum isteyen bir soru.” diyor.

Ellis haklı; mesele gerçekten de ‘çok geniş bir yorum’ istiyor.

Ve bu yorumu herkesin yapması elbette mümkün değil. Daha doğrusu, kendisini zaman ve mekânın dışında konumlandırıp da ‘bütün’ü görmesi mümkün olmayan salt ‘insan aklı’nın cevaplayabileceği bir soru değil bu.

Peki bu soruların cevabını kim verecek?

CERN bu soruların cevabını fizik âlemindeki işaretleriyle araya dursun, biz meselere ‘Kur’ân perspektifi’nden yaklaşan, son asrın en dikkat çekici kişiliği Said Nursî’nin bakış açısından söz edelim.

Said Nursî’ye göre, öncelikle âlemi fizik-metafizik, madde-mânâ bütünlüğünde algılamaktan uzak bakış açılarının bu soruya tam manasıyla cevap vermesi mümkün değildir.

‘Bütüncül algı’ ise en kâmil manada Kur’ân’da mevcuttur. Bunun sebebi, Kur’ân’ın sadece bir kitap değil, Kelâm-ı İlâhî oluşunda saklıdır. İşte meselenin püf noktası da burasıdır zaten. Öncesini ve sonrasını algılamaktan âciz olduğumuz ‘zaman ve mekân’ın Ezelî ve Ebedî Yaratıcısı’nın söyledikleridir Kur’ân zirâ.

İşte Said Nursî, bu ‘ezelî bakış açısı’yla o sorulara cevap verir. Daha doğrusu, onun yaptığı, Kur’ân’ın Mübelliğ-i Zîşânı olan ve gelmiş gelecek bütün insanlar nâmına o sorulara muhatap olup yine Kur’ân’la cevap vermiş olan Hz. Muhammed’in (asm) yaptığını yapmaktır.

Evet, tarih boyunca insanlığın bir şekilde sorduğu ve hâlâ CERN’in de fizik sahasındaki işaretleriyle cevabını bulmaya çalıştığı “Nereden geliyoruz, neyiz, nereye gidiyoruz?” sorularının cevabını, bakın Bediüzzaman, Kur’ânî yaklaşımıyla nasıl ortaya koymuştur:

“Evet, benî adem [insanoğlu], büyük bir kervan ve azim bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücut ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen [süslü] bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celb etti. ‘Şu garip ve acip mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?’ diye ahvâllerini anlamak üzere hilkat [yaratılış] hükûmeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:

Hikmet: ‘Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?’
Bu suâle, benî âdem nâmına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev-i beşere vekâleten karşısına çıkarak şöyle cevapta bulundu:

‘Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî’nin kudretiyle, yokluk karanlıklarından, ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahlûklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı [büyük emaneti] bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle re’sü’l-malımız [sermayemiz] olan istidatlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azim insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî’den risâlet [peygamberlik] vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî’nin risâlet beratı olarak bana verdiği Kur’ân-ı Azimüşşan elimdedir. Şüphen varsa al, oku!’

“Muhammed-i Arabî Aleyhissalatü Vesselâmın verdiği şu cevaplar, Kur’ân’dan muktebes ve Kur’ân lisanıyla söylenildiğinden…” (İşârâtü’l-İ’câz, s. 17)

Tags: ,

Yazar Hakkında: İsmail Tezer

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*