El âlem ne der?

Dostlarla kış gecelerinde yapılan uzun muhabbetleri seviyorum. Zaman kaygısından arınmış, “saat kaç” cümlesini unutmuş bir halde sadece âna yoğunlaşıp, aklıma ne gelirse konuşabildiğimden bu sevgim.

Gece ilerlerken, bana ait olmadığını bildiğim, ama bırakamadığım bütün sahte kimliklerimi, maskelerimi usulca kenara bırakırken bulurum kendimi.

Sonrası, küçük bir çocuğun itaati kadar masum ve yaramazlıkları kadar belirsiz bir ürkekliğin telâşı içinde kâh çocuk olurum, kâh genç… Kâh evlât, kâh anne ve kâh sevgili… “Ben”in bu kadar çok vasıfla vasıflanmış olmasına hayret eder, güçlü ve zayıf anlarımı gördükçe tebessüm ederim. Sonrası ise karışık duygular seremonisi.

Yerin altına girip, sonra göğün en yücesinde uçma halleri…

Bu kış gecelerinden birinde çocukluğumdan kalma bir cümle çıkıp geldi önüme. Kahkahalarımla inledi bütün geçmişim ve sonra hıçkırıklarıma eşlik etti sessizliğim. Bir cümlenin ne kadar güçlü olduğunu ve taşıdığı anlamla bir ömre bedellendiğini görmek acıttı içimi.

“El âlem ne der?”
O kadar eskiye dayanıyor ki bu cümleyle tanışıklığımız. Ben diyeyim anne karnı, siz deyin kırkın çıkmamıştı. Kız olmanın dayanılmaz ağırlığı ve devamında insanların söyleyecek olabilme ihtimaline dayandırılan envai çeşit söz.

Sanki tanıdığım, tanımadığım bütün insanlar benim ne yaptığımı yorumlayıp, cümleleştirdikten sonra birbirine duyurma telâşındaydı. O kadar ki, giydiğim ayakkabı, taktığım başörtünün rengi hatta elimdeki çanta bile bu kişilerin öncelikli konusuydu. Bu durum beni o kadar çok rahatsız ettiği halde, kafamın bir yerinde ur gibi dururdu. Dış kapıyı açtığım anda bir ses sürekli kulağıma üfler, her halimi kontrol ederdi.

Büyüdükçe fark ettim ki; bu cümle hayatımın temellerine öyle bir balyoz indirmiş ki, acısı hâlâ devam etmekte. Zamanla kapanacağı yerde, daha da derinleşmekte. Beni hayatımın öznesi olmaktan çıkarıp, neden, niçin ve kim için yaşadığımı unutturup, içimdeki ile dışımdakinin birbirini tanımadığı iki yabancıya dönüştürmekte.

Olduğu gibi görünemeyen, göründüğünden memnun olmayan…
Büyüdükçe, büyümenin bir suç olduğunu sandım. ‘’Fazla gülme. Çok konuşma. Kızlar öyle söylemez. Hanım hanımcık ol..’’ kalıplarıyla gelen ve beynime ince ince işleyerek, aynı kabın şeklini verdirme telâşının “el âlem ne der” cümlesinde saklı olduğunu gördüm.

Baskıcı ailelerinin koydukları yasaklara uydurdukları kılıftı bu. Ve bilimsel açıklaması: Sosyal fobi. Yani çoğunluğumuzun hayatına yön veren, bireyin kendini yansıtma cesaretini negatif etkileyen, dozu arttıkça bukalemunlaştıran endişe psikolojisi.
**
Bu cümlenin beni hâlâ sinsice takip ettiğini ise geçenlerde fark ettim. Envai çeşit meyvelerden hazırladığım meyve suyunu kızıma içirme gayretim sonuçsuz kalınca, sinirlenip “İnsanlar ekmek bulamaz. Benim kızım da kıymet bilmez” diye devam ediyorken yakaladım kendimi.

Yıllarca anneme kızıp, “Bana ne milletin kızından. Ben ne diyorum ona bakarım” diye söylenmiştim. Hatta karşılaştırıldığım komşu kızlarından gizli gizli nefret etmiş, onlarla arkadaş olmamak için aynı ortamlardan kaçmıştım.
Şimdi anne olmanın verdiği çokbilmişlikle, aynı cümleyi farklı bir kalıpla kızıma söyleyince üzüldüm. İnternette gezinirken: Bir gün annem Facebook’daki yazdığım yazıları görüp “Bak el âlemin kızı senden daha güzel şeyler yazıyor” der diye korkuyorum.

Cümlesini okuyunca acı acı tebessüm ettim. Bilinçaltıma yerleşmiş ve beni bir gölge gibi takip eden, hiç beklemediğim bir anda karşıma çıkınca şaşırdığım ne çok halim var. Bu pişmanlıklarımla, daha inşa aşamasında olan büyük bir hayatı küçük adımlarla kurarken, ne kadar çok şeye dikkat etmem gerektiğini bir kez daha fark ettim.

Tags: , , , ,

Yazar Hakkında: Saadet Bayri

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*