Nefes alamıyorum

Boğazımda bir hırıltı hissediyorum. Hava çok normal halbuki. Gittikçe yayılıyor göğsümün üzerinde ve nefesimi kesen bir darbe yemişçesine kalakalıyorum ortada. Gözlerim kararacakmış gibi oluyor acıyla sendelerken. Bir yerlere tutunmaya çalışıyorum ellerim boğazımı tutarken..

Nefes alamıyorum!…

Gözlerim fal taşı gibi kıpırtısız kalıyor bir noktada. Kalp atışlarım hızlanıyor vücudumdan soğuk terler boşanırken. Öyle ki gömleğimden dışarı çıkacakmış gibi zorluyor yüreğim. Yüzüm kızarmaya başlıyor soluksuzluktan ve yere düşer gibi oluyorum. Aksi gibi kimse de yok yanı başımda. Hep de böyle zor durumlarda yalnız kaldığımı düşünüyorum ürpererek..
Vakit ilerliyor, bir şeyler yapmam lâzım. Yoksa, yoksa öleceğim nefessizlikten..

Aklıma su içmek geliyor o sırada. Karnım şişene kadar içmeme rağmen durumun değişmediğini anlayınca ondan da vazgeçiyorum ister istemez.

Dilimin şiştiğini fark ediyorum bir an. Bir telâş sarıyor bütün bedenimi, nefesim biraz daha kesiliyor. Bir şeyler gerek, ama ne?

Hızlanıyorum bir çabayla. Evden çıksam iyi gelir mi acaba diye düşünürken gözüm koridordaki aynaya takılıyor. İrkiliyorum bir yabancıyı görmüşçesine. Bu, bu ben değilim!..

Mosmor yüzü, şişmekten irileşmiş gözlerinin korku dolu bakışları ile şaşkınlıktan çirkinleşmiş bir adamın portresine bakıyor gibi hissederken titriyorum bir yandan.

Kaçıyor gibi atıyorum kendimi evden dışarı. Apartmandan çıkar çıkmaz hızla bir yöne doğru ilerliyorum amaçsızca. Serseri mayın gibi yalpalaya yalpalaya ilerlerken muhtemelen torunu olan ufaklığın elini tutmuş bir teyzenin korku ve şüphe dolu bakışlarla benden uzaklaştığını görüyorum. Kendimi başka bir mahlûk gibi hissettiren bu muameleler eşliğinde sokakları terk ediyorum birer birer.

Hava çok temiz ve her taraf yemyeşil ağaçlarla dolu olmasına rağmen kurtulamıyorum havasızlıktan ve bu acıdan. Her nefes alışımda hançer saplanması gibi bir acı doluyor göğsümün ortasında..

Hâlâ nefes alamıyorum…

Bu sefer koşmaya başlıyorum insanların tuhaf bakışları arasında. Sokaklar, bitmek bilmeyen bir girdap gibi içine çekiyor beni. Ilık bir rüzgâr yüzüme sertçe çarparken acıdan gözlerimin yaşardığını hissediyorum. Bu, son anlarım galiba diye içimden geçirecek oluyorum. Bu sefer de karanlık bir derya açılıyor önüme. Ümitsizlik ve endişe ateşi sarıyor beynimi, sanki bu acı yetmezmiş gibi..

Daha da hızlanıyorum. Evden bir hayli uzaklaştığımın farkına vardığım sırada bir çeşme ilişiyor gözüme. Belki biraz açılırım diye hemen yelteniyorum çeşmeye giden yola. Musluğa doğru ilerlerken genişçe bir bahçede olduğumu fark ediyorum. Bahar kokulu çiçeklerin selâmıyla çeşmenin başına varıyorum.

Bir iki dakika sonra biraz ferahladığımı hissediyorum, ama henüz nefesim açılmış değil. Hâlâ geçmedi bu elem. Neden böyle olduğunu anlamaya çalışırken çeşmenin bağlı olduğu duvarın bir binaya ait olduğunu görüyorum. Binanın kapısı da ardına kadar açık. Kulağıma nereden geldiğini anlayamadığım bir ses doluyor. Tüylerim kabarırken bu binanın mıknatıs gibi beni kendine çektiğini fark ediyorum. Ağır adımlarla kapıya doğru yürüyorum. Merdivenleri çıkıp içeriye girdiğimde geniş ve aydınlık bir ortamda buluyorum kendimi. İçeriyi hayretle seyrediyorum ilerlerken. Biraz daha gidince bir grup insanla karşılaşıyorum. Uzaktan pek bir mutlu görüyorum bu topluluğu. Yutkunuyorum o an ve bir ağrı daha saplanıyor kalbime. Düşer kalırsam bari sahip çıkarlar bana diye yaklaşıyorum bu kalabalığa. Onlara katılıyorum bir müddet. Beş on dakika geçiriyorum onlarla birlikte. Farkında olmadan bir daha yutkununca boğazımın açıldığını ve genzimin ferahladığını gülerek fark ediyorum. Ellerimi yüzüme götürünce şişlerin de indiğini sevinçle anlıyorum. Şimdi, işte şimdi rahatlıyorum, şimdi nefes alabiliyorum işte!

Derin derin nefes alıp içime çekerken taze havayı, ulvî bir ses sarıyor bütün yapıyı o an: “Allahumme ente’s-selâm ve minke’s-selâm, tebârekte yâ ze’l-celali ve’l-ikram!”

32 views

Yazar Hakkında: Ömer Said Güler

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*