Büyük buluşmalara yalnız gidilir…

Mevsim sonbahar…
Aylardan Eylül…
Gönül, ey gönül…
Yine dertli bu gönül…

Ey gönül…
Unutma!!!
Bir yere yaz bunu…
Ölümün eşiğinden yalnız geçilir…
Unutma!!!
Büyük buluşmalara yalnız gidilir…

Mahzun duruşundan belli…
Gelenden geçenden…
Bir haber sorar gibi…
Masum bakışından belli…
Geçen günleri arayışından belli…
Belli ki; giden ömrüne yanıyorsun…
Belli ki, geçen gençliğini arıyorsun…
Belli, besbelli…
Kaç nefes kalmış ömürden geriye?
Acaba kaç nefes?
İlâhî bir sırdır o…
Yaşayan hiç kimsenin bundan haberi yok…
Kaldı ki, şu zaman da…
Onu pek merak eden de yok…

Uzakta zannederiz…
Oysa ne kadar yakındır her şey…
Işık gibi, nur gibi…
Nur’un gölgesi olmaz ki…
Her an içinde yaşarız, hava gibi…
Her an içinde yüzeriz, deniz gibi…
Haberimiz olmaz…
Ölüm de böyledir…
O, hep hayatın içindedir…
Bir an olsun hayatın peşinden ayrılmaz…
Uzakta zannederiz…
Oysa ne kadar yakındır her şey…

Bu dünya da…
Öyle çok da,
oyalanmaya gelmez…
Birden karşımıza çıkınca…
Kim bilir ne yaparız o da bilinmez…
Nereden geldin de denilmez
O son dem de…
Ölüme de…
Sual sorulmaz…
İşi olan, sağda solda oyalanmaz…
Çocuğu olanın, bir gözü beşiktedir…
Misafir bekleyenin, bir kulağı eşiktedir…
Çok sürmez…
Bir gün beklenen çıka gelir…
Aslında daha gelmeden evvel…
Bize epey işaretler göndermiştir;
Ağaran saçlar, titreyen eller, bükülen beller…
Hep birer işarettir ondan, birer habercidir…
Ve bir gün kapı çalınır…
Karşımızdadır işte o misafir…
Ne hazırladıysak…
Ve nasıl hazırlandıysak,
onunla gideriz,
onunla çıkarız,
bu son yolculuğumuza…
Bu misafir başkadır…
Kalmaya değil, bizi almaya gelir…
Yalnız gelse de yalnız gitmez…
Bizi almadan asla gitmez…

Ey gönül…
Unutma!!!
Bir yere yaz bunu…
Ölümün eşiğinden yalnız geçilir…
Unutma!!!
Büyük buluşmalara yalnız gidilir…

Ömrün, eni olmuş ne çıkar…
Boyu olmadıktan sonra…
Bin yıl yaşasan ne çıkar…
Ömrü, sana verenin uğrunda,
Yaşamadıktan sonra…

Ömürden bir
Elli yıl desen…
Ne ki?
Bir an gibi zaten…
Yüzyıl desen…
Ne ki?
O da olsa olsa…
İki an gibi zaten…
Göz açıp kapayıncaya kadar…
Şimşek gibi geçiyor; günler
aylar ve yıllar…
Ve dahi ömürler…

Hani verdiğimiz bir söz vardı Rabb’imize…
Hani unutmayacaktık o sözü…
Zaman zaman da olsa hatırlayacaktık hani…
Ne oldu böyle bize?
Ne ettik, o güzelim ömrümüze?
Ne ettik; neyi, nerede kaybettik?

Mevsim sonbahar…
Aylardan Eylül…
Yine dertli bu gönül…
Yine dertli…

Acıkınca yemek, lezzetli gelir…
Susayınca su, tatlı gelir…
Ama doyurmaz yine de bizi ne yemek ne de içmek…
Hiçbir şey bizi ebediyen kandırmaz bu dünyada…
Hiçbir şey…
Dünyanın, dünyaya bakan yüzü de aynen böyledir…
Aldatır insanı, tatlı gelir…
Doyurmaz, avutmaz ebediyen…

Su uyur, ölüm uyumaz…
Dünya avuca sığmaz…

Eğilir sulara bakarız…
Elimize düşen yapraklara,
Aynalara bakarız…
Sorarız; hayret makamında…
Sorarız…
“Nerede yitirdim gençliğimi, nerede tükettim ömrümü?” diye,
sorarız…

Su, kendi yolunda akar…
Ecel, insanın koynunda yatar…
Uyur sanma sakın… Aldanan çok…
Bu dünyada ölümsüz hayat yok…

Ecel ne acele eder…
Ne de gecikir…
Bu hep böyledir…
Olması gereken olur…
Ölmesi gereken ölür…
Kırk yıl taun olsa…
Vadesi gelen ölür…

Öyle olur, böyle olur…
Kaderde yazılan olur…
Önünde ve sonunda
Hep Allah’ın dediği olur…

Mevsim sonbahar…
Aylardan Eylül…
Yine dertli bu gönül…
Yine dertli…

Ey gönül…
Unutma!!!
Bunu bir yere yaz…
Ölümün eşiğinden yalnız geçilir…
Unutma!!!
Büyük buluşmalara yalnız gidilir…

Ey nefsim, ey kalbim!
Bilmediğin yok maşallah,
Her şeyden haberdarsın, amma
Ebedî ömürden ne haber…
Bak, kimseler demedi deme…
Sorarlar bir gün;
“Ebedî hayattan ne haber…”
Sanma ki sormayacaklar…
Sanma ki demeyecekler…
Ve bir gün derlerse;
“Matematik, fizik çok iyi, ama
Hayat bilgisi çok zayıf…”
Derlerse, ne dersin?

Neye elini atsan, kanıyor yaran…
Dinmiyor hasretin, bitmiyor hevesin…
Haylaz bir çocuk gibisin…
Güller, bahçende boynu bükük duruyor…
Sen ise, hep dikenlerin peşindesin…
Gelip geçici, fani arzuların izindesin…
Ey nefsim bir bak hele…
Bunca zamandır ne geçti eline…
Kalbindeki yara, berelerden başka…
Ne kaldı fani zevklerin ardından…
Havada dağılıp uçan, dumandan başka…
Ne bıraktı günahların sana…
Bir tutam hazdan başka…
Elinde ne kaldı geride…

Yine zarardasın,
yine ziyandasın…
Yine gölgelerin peşindesin…
Yine gamdasın, yine kederdesin…
Nedir acep, nedir derdin senin?
Malın mıdır ki bu dünya…
Yok yere hüzünlenirsin…
Niye olurlar dururken, olmazların peşindesin…
Madem dünya durmuyor, geçip gidiyor…
O halde…
Sen de geç, senden geçenden…
Sahiplenmeye kalkma…
Misafirsin…
Beraberinde getirmediğin bir şeye bel bağlama…
Madem her şey burada kalacak…
Ve sen…
Ne yaşadıysan onunla beraber gideceksin…
Ey gönül…
Unutma!!!
“Büyük buluşmalara, yalnız gidilir…”
Unutma!!!
Bu dünyadan, yolumuz bir defa geçecek…
Unutma!!!
Yalan dünyadır bu, aldanma…
Kanma, sonunda yanma…
Bir lezzetin içinde,
bin elemin karıştığı cilveli bir âlemdir burası…
Bu dünyaya her gün doğan çok olur ama,
niçin doğduğunu bilen insan az olur…

Mevsim Sonbahar…
Aylardan Eylül…
Gönül, ey gönül…
Yine dertli bu gönül…
Güneşin son ışıkları salkım söğütlerin,
incir ve iğdelerin arasından bir yaprak gibi düşüyor…
Zarifçe, narince…
Ey ömrüm…
Yaşlar ilerledikçe, dünyaya karşı hazlar ve arzular da artıyor…
Her geçen yıl imtihan daha da şiddetleniyor…

Yazar Hakkında: Selim GÜNDÜZALP

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*