Muhammed’i kazandım, Mesih’i kaybetmedim!

En romantik günlerimden bazılarını Almanya’da geçirdim. Almanya 1970’li yıllarda Türklerin kökleriyle yeniden tanışması ve buluşmasına vesile olmuştu. Türklerden bir kısmı köklerini ve İslamiyet damarlarını Almanya’da keşfetti.

Ben dahi bunlardan sayılabilirim. İlk nesil gurbet elde ancak İslam’a ve köklerine sarılarak ve dayanarak ayakta kalabiliyordu. Bu da büyük bir coşku dalgalanması meydana getiriyordu. Algımıza göre, İslam sadece bir şekilde köklerinden koparılmış Türkleri değil varlık nedenlerinden koparılmış Almanları da kurtaracaktı. Bununla birlikte, romantik günleri gölgeleyen çok acı gelişmeler de oldu. Manevi lezzetleri eleme çeviren ihtilafu tefrika yakamızı bırakmadı. O zaman güneşin Batı’dan doğması kimilerimizce bir biçimde İslam’ın Batı’dan yükselmesi olarak da tevil ediliyor ve yorumlanıyordu.

Meşhur oryantalist Sigrid Hunke Batı’nın üzerine doğan İslam güneşinde İslam’ın çekim gücünü anlatıyor. “Allahs Sonne über dem Abendland” kitabıyla adeta bizim duygularımıza tercüman oluyordu. İlginç bir tevafuk, Sigrid Hunke uzun yıllar Berlin ve Bonn gibi şehirlerde yaşasa da, en güzel günlerimi geçirdiğim dünya köşelerinden birisi olan Kiel doğumlu. Öyle bir ortak bağımız var. İki önemli kitabı Arapça’ya da çevrilmiştir. Şemsullah Testau ale’l garb ve Allah leyse kezalike. Batı’nın Üzerine Doğan Allah’ın Güneşi ve Allah Böyle Değil. Benimle ilgili bir başka tevafuk da ‘Batı’ya Doğan Allah’ın Güneşi (İslam)’ kitabının Arapça baskısına yazdığı önsözün tarihinin de neredeyse benim doğum tarihimle yaşıt olmasıdır. 6 Eylül 1962. Müellif 1999 yılında vefat etmiştir.
*
Bilahare Almanlar arasında beni etkileyen İslami araştırmalar sahasındaki diğer bir isim Annamaria Schimmel olmuştur. Münis ve İslam’a aşık bir kişilikti. Sigrid Hunke Araplara yakın dururken Schimmel Türklere ve Acemlere yakın duruyordu.

Büyük çapta tasavvuftan etkilenmiş ve Cemile Bacı ismini de almıştı. Bu isimler İslam’a yakın durmalarına rağmen resmi olarak Müslümanlıklarını ilan etmemişlerdir. Anacağım üçüncü kişi bunlardan biraz daha farklı. Türk bir eşle de evlenen Murad Hofmann bugün 84 yaşında bulunuyor. Birkaç yıl önce önemli bir hastalık atlatan Murad Wilfried Hofmann, 25 Eylül 1980 tarihinde şahadet getirerek İslam’ı seçiyor. Müslüman olmasında pratiğin ve Garaudy’de de olduğu gibi Cezayir tecrübesinin payı büyük. Bugüne kadar yaklaşık 12 kitap yazdı.

Bunlardan büyük kısmı Arapça’ya da çevrildi. Murad Hofmann’ı bugün anmamın nedeni bir yanlışı düzeltmek. Birkaç yıl evvel vefat ettiğini duymuştum. Daha doğrusu al Misruyyun gazetesinden bir yazarın vefat ve değini yazısına binaen bir yazı kaleme almıştım. Hatta Yeni Asya’dan Kazım Güleçyüz benden bu haberin sıhhatini sormuştu. 15 Ekim 2010 tarihli yazımda söz konusu gazeteye dayanarak ‘Murad Hofmann’ın ardından’ başlıklı bir anma yazısı kaleme aldım.

Vefatının yanlışlığını Retac Otelinde icra edilen ‘Halkların İradesine Karşı Yapılan Darbenin Gölgesinde Dünya’ başlıklı konferans vesilesiyle öğrendim. Burada Mustafa Muhammed Habis isimli Cezayirli bir aktivistle tanıştım. Kendisi Murad Hofmann hayranı ve onunla, Cezayir’de yayınlanan Cemiyetü’l Ulema’nın yayın organı Besair adına seri mülakatlar gerçekleştirmiş ve halen Hofmann ile temas hali devam ediyor. Sayesinde bana da bir yanlışımı düzeltme fırsatı doğru. Allah ikisine de uzun ömürler versin.
*
Murad Hofmann İslam’ın ve dünyanın geleceğiyle alakalı önemli kitaplar kaleme aldı. Dünyanın ve İslam’ın seyrini takip ederek geleceği okumaya çalışıyor. Hıristiyanlıktan İslam haziresine geçmesini aynen Bediüzzaman gibi yorumluyor: Muhammed’i kazandım, Mesih’i kaybetmedim. Ya da buna Mesih’i kaybetmeden Muhammed’i kazanmak da denebilir. Zaten peygamberler hadis diliyle babaları bir kardeştirler. Hazreti Muhammed’i tanıyan eksiksiz bütün silsileyi tanımış olur.

Aksi takdirde halkanın en önemli rüknü kopuk kalır. Hofmann, Mesih’i kaybetmeden ikmal ve tekamül yaptı. Bediüzzaman da bu hususta şunları söylemektedir: “Demek bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hıristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak… Çünkü, bir İsevi, Müslüman olsa, İsâ Aleyhisselâmı daha ziyade sever. Bir Mûsevî, Müslüman olsa, Mûsâ Aleyhisselâmı daha ziyade sever. Fakat bir Müslüman, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine girmez, anarşist olur; ruhunda kemâlâta medar hiçbir hâlet kalmaz.

Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir olur. “Irak asıllı alim Taha Cabir Alvani de İslamiyete girmiş olan Latino kökenli Müslümanlara hitap ederken şu ifadeyi kullanmıştır: ‘Eski dininize hoş geldiniz…’ İslamiyet Hıristiyanların gerçek dinidir. İznik Konsilinden sonra gerçek Hıristiyanlık mecrasından çıkmış ve tevhid teslise teslim olmuştur. Ahirzamanda ise muharref Hıristiyanlık İslamiyete teslim olacaktır. İslamiyet ise yeni mesaj içinde eski mesajı da barındırmaktadır.

Dolayısıyla İslamiyet Hıristiyanlığın bir yenilenmesidir. Resetlenmesidir. Dolayısıyla İslamiyeti kabul eden Hıristiyanlar Hazreti İsa dönemindeki otantik Hıristiyanlığa avdet etmiş oluyorlar.

Diğer önemli bir kitabı da Üçüncü Bin yılda İslam/ Der Islam im 3. Jahrtausend. Ekber Şah, İslam’ın ikinci bin yılda yeterliliğini kaybettiğini ve yeni bir din aramak lazım geldiğini söylüyordu. İslam ise Ekber Şah’tan yüzlerce yıl sonra üçüncü bin yılı da aydınlatıyor.

Mustafa Özcan
Yeni Akit, 30.9.2013

Yazar Hakkında: Yeni Asya International

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*