Hizmettekilerin imtihanı (4)

İnsanın en büyük imtihanlarından biri Cenâb-ı Hakk’ın verdiği kabiliyetleri nefsine mal edip onunla övünmek, farklılık ve üstünlük duygularına kapılmaktır. Meylü’t-tefevvuk denilen bu hastalıkta kişi istidat ve kabiliyetlerini ön plana çıkararak enaniyet, servet, şan ve şöhret gibi saiklerle farklılık düşüncesine kapılır ve kendisini üstün görür.

Allah’a şükretmeyi gerektiren nimetler karşısında insanın pozisyonu tam bir imtihan hali olup, kişiyi şükre de, küfran-ı nimete de götürebilecek bir durumdur. İnsanın buradaki riski, o emanetlere sahiplenmesi, emanet şuurunu kaybedip vereni göremeyip, şükürden şirke girmesi veya nimeti görmeyip küfran-ı nimete düşmesidir.

Özellikle İman Kur’ân hizmeti yapanların ihsan edilmiş olan bazı kabiliyetlerini kullanırken bu noktaya çok dikkat etmesi gerekmektedir.

Kişinin kabiliyetlerini Kur’ân hizmetinde kullanması aslında fark edilmektir. Fark edilen insanı bekleyen müthiş bir tehlike de enaniyet veya şöhrettir. Yani şöhret dikkatleri çekmenin, dikkatleri çekmek ise daha çok önde görülen sorumluluk makamında olanların hizmeti neticesinde olmaktadır. Kişi ya riyakâr ya da ihlâslı olma gibi çetin bir imtihanın içerisine girer. Bu öyle keskin ve ince bir çizgidir ki bir adım ötesi riyakârlık olabileceği gibi bir gaflet hali de olabilir. Enaniyetim artıyor endişesiyle vazifesini yapmaktan kaçınmak bir kusur olduğu gibi vazifeyi yaparken o ayakların her an kayabileceği zeminde şöhrete kapılmadan ihlâsla durabilmek de ayrı bir noktadır.

İnsan, hem kendine verilen istidatları Allah’ın rızası doğrultusunda geliştirip hizmet etmekle tavzif edilmiştir, hem de bu kabiliyetleri kullanırken Cenâb-ı Hakk’ın ihsanı olduğunu bir an bile unutmadan yaşaması gerekmektedir. Konuyla ilgili olarak Bediüzzaman “Meselâ, nasıl ki murassâ ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese, ‘Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin.’ Eğer sen tevazukârâne desen, ‘Hâşâ, ben neyim? Hiç! Bu nedir, nerede güzellik?’ O vakit küfrân-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mahir san’atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirâne desen, ‘Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi birini gösteriniz.’ O vakit, mağrurâne bir fahirdir. İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: ‘Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir.’” (28. Mektub) diyerek aslında ölçünün nasıl olması gerektiğini bizlere çok güzel ders vermiştir.

Kişi ne ‘ihlâsıma zarar gelir’ diye veya kabiliyetlerini inkâr anlamında hizmetten kaçacak; ne de hizmetini yaparken ön plana çıkıp enaniyetini besleyecek şekilde münferit hareket edecek. İşte bu ikisi arasındaki kıvamı ancak doğru bir benlik anlayışı ve istişare mekanizması içerisinde yakalayacaktır.

İnsan güzel şeyler yaptığı zaman elbette diğerleri tarafından fark edilecektir. Fakat fark edilmesiyle birlikte farklılığını fark edebilme imtihanı daha da şiddetlenecek ve kişi onca yaptığı hizmeti “kederli, hodfüruşâne, sakil, süflî” bazı hissiyata değiştirebilme imtihanıyla karşı karşıya kalacaktır.

İşte tam bu noktada “İnsanlar helâk olur, ancak bilenler kurtulur. Bilenler de helâk olur, ancak bildiklerini yaşayanlar kurtulur. Bildiklerini yaşayanlar da helâk olur, ancak ihlâslı olanlar kurtulur. Onlar da her an kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır” hadis-i şerifi insanın içine düşebileceği tehlikeyi gözler önüne sermektedir.

Hâsılı insanın istidatlarını kullanmaması imtihanının ayrı bir vechesi iken, kullanıp neşvü nemalandırdığı kabiliyetlerinin neticesinde enaniyete şöhrete kapılıp kapılmaması da ayrı bir imtihanıdır.

Burada bir başka parantez açmak gerekirse; gerçi ”ene”nin verilme sebeplerinden birisi de aslında iman ve Kur’ân’a hizmet etmek içindir. Bediüzzaman Hizmet Rehberi’nde istisnai bir durum tesbiti yapmıştır. Risale-i Nur’a olan ihtiyacı, Risale-i Nur’daki hakikatlerin ehemmiyetini ve neşrini yapmak için yüksek hasletler ve tavırlar takınmanın riya ve enaniyet olmadığını söylemektedir. Eğer iman ve Kur’ân hakikatlerini bu sır ile sahiplenme duygusu anlamında “ene” olmazsa o vakit bu hizmetler için insanda hizmet etme arzusu kalmayacaktır. O halde enaniyet olmasın diye dinî hizmetlerden geri durmak nefsin ve şeytanın bir tuzağıdır. Tabiî ki buradaki ene’nin bu halini, menfî anlamdaki enaniyetle ayırmak gerekecektir. Müsbet anlamda vazife başında vakar ve kudsî hizmete lâyık bir duruş, bir kişilik olarak algılamak doğru olacaktır.

Yazar Hakkında: Yasemin Yaşar

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*