Sadeleştirenlere Risale-i Nur’dan manidar bir cevap

Evvelâ: Bir kitabın okunmadan veya muhatap olunmadan anlaşılmaya calışılmasını hiçbir akl-ı selim insan kabul edemez fakat Risale-i Nur’ın ısrarla anlaşılmadığını iddia edenler ve bu tahrifata göz yumanlar Üstad Hazretleri başta olmak üzere onun en yakın talebelerine büyük bir saygısızlık etmekle beraber, Üstad Hazretlerinin söylemediği ifadelerini o söylemiş gibi atfedilmesi ayrıca Üstada yapılmış büyük bir iftiradır. Ve bu “sadeleştirme” mevzuunda Üstad Hazretleri başta olmak üzere Üstadın varisi olan ağabeyler dahi bu konuya şiddetli karşı cıkmalarına rağmen birilerinin ısrarla bu tahrifatı devam ettirmesi ve bu konu ile ilgili Üstadın varisleri olan ağabeylerin mektup ve çağrılarına kulak asmayanların bügünkü düştükleri durumu yine Risale-i Nur’un dilinden dinleyelim:

“Risale-i Nur Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan, ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın [Her peygamberi Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik. (İbrahim Sûresi: 4.)] kavl-i şerifinin îma ve işâratından şu devrede Türk lisanının sadmeler geçirmesine bakılırsa, Risale-i Nur, Türkçede, lisan üzerinde de imam olacağına, yani yarın hâlis Türkçe olan Risale-i Nur’un kesb-i imtiyaz edip diğerlerini terk edeceklerine dair işaret-i Kur’âniyedendir demiş olsam, hatâ etmemiş olurum zannederim.” (Emirdağ Lahikası, s. 87, Halil İbrahim’in [r.h.] mektubu))

Saniyen: Eser sahibinin eserini beğenmemek ve eserinde keyfî ve yersiz değişikliklerde bulunmak hiçbir ahlaki kavram ile açıklanamaz. Çünkü Risale-i Nur Müellifin ifadesiyle, “Ne şarkın malumatından, ulûmundan ve ne de Garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur’ân’ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.” (Şualar) Risale-i Nur’daki bu ve benzeri ifadelere rağmen Risale-i Nurların anlaşılmadığını iddia edenler acaba neden anlaşılır kitap yazmıyorlar! Yoksa yazdıkları kitapların Risale-i Nur’dan az okunması veya birilerinin kitapları aynı derece ilgi görmemesi rahatsızlık mı veriyor? Yoksa Risale-i Nur Külliyatının tekrarla okunan ender eserlerden biri olması ve bugün yazılan tefsirlerin aynı tesiri vermemesi bir haset hissi mi uyandırıyor, Allah muhafaza.

Sadeleştirme olayına eser sahibi gözüyle bakarsak, yazdığınız bir eserin bir başkası tarafından değiştirilmesi ve kelimeleriyle oynanması ne kadar kabul edilebilir bir durumdur? Hem madem eser sahibinin anlaşılmaz veya kitlelere ulaşmada yetersiz olduğunu iddia edenler acaba neden anlaşılır bir kitap yazmazlar. Ayrıca ecnebilere Türkçe’yi öğretmeyi ve Türkçe Olimpiyatlarını çok büyük bir hizmet gibi göstermeye calışanlara acaba ebedî bir hayatın anahtarı hükmünde olan ve bu asrın büyük bir Kur’an tefsiri Risale-i Nur’un dilini öğretmek çok mu zor geliyor?

Salisen: Risale-i Nur’un sadeleştirilmesi ve latin harfleriyle yazılması tamamen farklı iki konudur. Risale-i Nur’un latin harfleriyle yazılmasının ve diğer dillere tercüme edilmesinin delil gösterilmesi, “sadeleştirme” adı altında tahrifat yapanların bu konudaki tutarsızlıklarını gözler önüne sermektedir. Sadeleştirmede Risale-i Nur’daki manaya sadık kalınamayıp bu işi yapan şahsın kendi fikir süzgeçinden geçirerek kendi anladığını ifade etmesidir. Bu yapılan ise eser sahibine büyük bir saygısızlıktır.

Latin harfleriyle yazılmasındaki durum ise harflerin yetersiz kalmasıdır. Bu eksiklik bazı imla kuralları kullanılarak giderilmeye çalışılmıştır. Risale-i Nur’u dinlerken Latin harfi veya Osmanlıca olduğunu fark edemezsiniz fakat tahrif edilmiş bir Risale-i Nur’u dinlerken bu farkı çok rahatlıkla anlarsınız. Onun için Latin harfle basılmasında manalara ilişme olmaz fakat sadeleştirmede ise, manalar sadeleştirme yapan kişi veya kişilerin tasarrufunda olmaktadır, kendi anladıklarını ifade etmektedirler. Kitabın üzerine “Bediüzzaman Said Nursî” ismini yazmak da eser sahibine bir nevi iftiradır, çünkü Üstad Hazretlerinin yazmadığı bir şeyi o yazmış gibi ona atfetmektir. Bu konu ile ilgili Ahmed Feyzi Ağabey’den nakil bir hatırayı paylaşabiliriz: “Üstadım Risale-i Nurdaki birçok kelimelere şimdiki nesil yabancı kalıyor. Ben Gençlik Rehberi’ni gençlerin anlayacağı dile çevirsem” demesine mukabil müdebbir-i azam Üstadımız: “O senin eserin olur, altına kendi imzanı atarsın.” buyurmuşlar.

Ayrıca sadeleştirmeyi savunanların fark edemedikleri veya etmek istemedikleri bir başka nokta ise Üstad Hazretlerinin Risale-i Nur’da beyan ettiği gibi; “Sözler’deki hakaik ve kemâlât benim değil, Kur’ân’ındır ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’âniyeden süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir.” (Barla Lahikası)

Rabian: Sadeleştirme olayını bir nevî birilerinin Üstad ile Risale-i Nur okuyanların arasına girmeye çalışması şeklinde yorumlayabiliriz, çünkü Üstad Hazretlerinin ifadesiyle; “Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam hangi risaleyi açsa, benimle değil, hâdim-i Kur’ân olan Üstadıyla görüşür ve hakaik-i imaniyeden zevkle bir ders alabilir.” (Tarihçe-i Hayat) Buradan anlaşılacağı gibi sadeleştirme denen tahrifat, hadim-i Kur’an olan Üstad ile görüşmeye bir nevi perde olmaktır.

Hamisen: Bu sadeleştirme tahrifatını yapanlar bir gün Sikke-i Tasdik-i Gaybî Risalesini sadeleştirmeye çalıştıklarında acaba aşağıdaki paragrafı nasıl sadeleştirecekler çok merak ediyorum!

“Evet milyonların, milyarların kalbinde asırlardan beri kanamakta olan o derin yarayı saracak yegâne müşfik el; İslâmdır. Her ne kadar ‘UFUK’larda ‘ZAMAN ZAMAN’ bazı uydurma ‘IŞIK’lar görülüyorsa da, müstakbel, bütün nur ve feyzini güneşlerden değil, bizzât Rabbü’l-Âlemîn’den alan ezelî ve ebedî ‘Yıldız’ındır. O yıldız, dünyalar durdukça duracak ve onu söndürmek isteyenleri yerden yere vuracaktır.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, yeni tanzim, s. 390)

Son olarak; Rahmetli Hulusî ağabeyin dediği “Felillâhilhamd, Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, Kitabımız bir, dînimiz bir, ilâ âhir. Bu bir birler, bize yekdiğerimizi Allah için sevmek kaydını sağlamlaştırmakla beraber, ruhî, kalbî, ebedî, lâyemût bir birlik temin etmektedir. Hamd ve şükürler olsun, mü’miniz. Hayatta tesadüf edeceğimiz binlerle musibet ve acılara ‘Men âmene bi’l-kaderi emine mine’l-kederi’ (Kadere imân eden kederden kurtulur) gibi çok müessir devamız var” demeliyiz.

Yazar Hakkında: Ömer Atalay

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*