Ümit ve rahmet yolu

Bütün sebepler sukût ettiğinde hadiselerin karşısında hâlâ dimdik ayakta durabiliyorsak Rahman ve Rahim olan Âlemlerin Rabbine visal yolundayız demektir. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de ferman ediyor: “Allah’ın rahmetinden ümidini ancak kâfirler keser.” Bu sebepledir ki ümit ve rahmet bir mü’min için kalb ve ruh dünyasının iki temel direğidir. Hiç kapanmayan hakikat yolunun hem nuru hem ışığıdır.

Risale-i Nur’da bizi Allah’a ulaştıracak yollar sayılırken, “Fakr dahi, Rahman ismine îsal eder” denilir. Dünyevî bütün ümit ışıklarının söndüğü zaman Rahman isminden başka çıkış yolu kalmadığını daha net fark ederiz. Rahman ve Rahim isimleri ne kadar geniş ve ne kadar azametlidir ki, her çıkmaz sokakta ve her tıkanmış yolda nuranî bir cadde olarak hemen yanımızda daha parlak ve daha davetkâr olarak tezahür eder. İmkânsız denilen zamanlarda bile o nuranî caddeye açılan bir koridorun hep açık olduğunu asla unutmamak gerekiyor. Bunun içindir ki mü’minin yolu hep ümit yoludur, hep rahmet yoludur.

Peygamberimiz (asm) Hicret esnasında sığındıkları o küçük mağarada, hemen önlerinde düşmanlarının sesleri duyulurken, kendi hayatlarıyla birlikte İslâm’ın var olma yok olma anında, metanetinden ve ümidinden hiç bir şey kaybetmedi. Hz. Ebubekir’e (ra) “Korkma! Allah bizimledir.” demişti. Bir kayanın kovuğunda çepeçevre kuşatılmışken, imanı ve tevekkülü sayesinde bütün mahlûkatı kudret elinde tutan Âlemlerin Rabbine doğru nuranî geniş bir cadde açılmıştı.

Hz. Yunus (as) denize atıldığında, insaniyet itibariyle dehşet alsa da, imanı, teslimiyeti ve hiç kesmediği ümidi; o karanlık ve fırtınalı denizi rahmet deryasına çevirivermişti. “Lailahe illa ente sübhaneke innî küntü mine’z-zâlimîn” münacatı ile dehşetli balıktan, fırtınalı denizden ve karanlık geceden geçen nuranî bir yol açılmıştı. Kâinatın sebeb-i vücudu Peygamberimiz (asm) en büyük desteği olan Hz. Hatice (ra) ve Ebu Talib’in vefatı sonrası hüzün yılında Taif’e gittiğinde; kalpleri cehalettin taşlaşmış ve küsuf tutmuş kişiler hakikat güneşini taşlamışlardı. Taif’i yerle bir etmek için Cebrail (as) geldiğinde serapa ümit ve serapa rahmet olan Şefkatli Nebi (asm): “Ben rahmet peygamberiyim” demişti. O her zamanki gibi ümit doluydu ve dedi: “Ben onların neslinden yalnız Allah’a ibadet eden muvahhid bir neslin yetişeceğini ümid ediyorum.” Onun o merhameti ve teslimiyeti, tazarru ve niyazı Hz. Yunus’un (as)  memleketi Ninova’dan bir kölenin hidayetiyle hemen karşılık bulmuştu. Yunus misali bir kurtuluş ve müjdeydi onun için…

Gerçekte ümitsizliğin kökeninde iman zaafı ve gaflet karanlığı yatar. Bu sebepledir ki bu kadar imkâna ve dünyanın yarısını kaplamış İslâm dünyasına rağmen ümitsizlik, ahirzaman Müslümanında yer edinebilmiştir. Hâlbuki İslâm kırk kişi iken dünyaya meydan okumuştur. Neredeyse bütün dünyanın toplanıp geldiği nice Haçlı ordularını mağlup eden, ilimde ve fende dünyaya asırlarca rehberlik eden bir milletin ve ümmetin çocukları birkaç savaştaki mağlubiyet ile ümitlerini kaybetme noktasına gelmesi inanılmaz bir hadisedir.

Bediüzzaman Hazretleri, İslâm dünyasının çöküş yıllarında Şeyh San’an tepesinde “İslâm parça parça olmuş” diyenlere karşı, başta esaret altındakiler olmak üzere bütün İslâm dünyasını kaplayacak bir nur ile müjdelemişti. İslâm’ın çağlar boyu bayraktarlığını yapmış şanlı Osmanlı devleti çöktüğünde de ümidini hiç kaybetmedi. “Rüyada bir hitabe”de izah edildiği gibi, “selef-i sâlihînden ve a’sarın [asırların] meb’uslarından her asrın meb’usları içinde bulunur bir meclis”te,  “Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz.” demişti.  O kudsî heyetin “Evet, ümitvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacaktır!” müjdesi hayatının vazgeçilmez prensibi olmuştu. Çünkü o kudsî heyet ve nuranî meclis hep arkasındaydı… Bu dünyanın gerçek sahipleri o mübarek heyettir. Toplumlara korku veren, asılsız propagandalarıyla ümitleri kıran gizli ifsat komiteleri asla değildir. “Onların hile ve desiseleri örümcek ağı kadar zayıftır.”

Ümit ve ümitsizlik konusunda istinat noktası önemlidir. Fizikteki denge ile ilgili önemli prensipleri keşfeden Arşimet’in “Bana öyle bir destek noktası verin ki, Dünya’yı yerinden oynatayım” sözü meşhurdur. Güç belki zamanı kısaltır, hızı artırır fakat hepsi o kadar; destek noktası yoksa asla işe yaramaz. Bizim ise değil Yerküreyi, koca kâinatı yerinden oynatacak bir desteğimiz ve dayanak noktamız olan Kayyum-u Baki ve Ezel ve Ebed Sultan’ı olan bir Rabbimiz var: “Sultan-ı Kâinat birdir, her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini onun elindedir; her şey onun emriyle halledilir.” Bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri demiş:  “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir.”

Peygamberimiz (asm) Hendek muhaberesindeki o şiddetli Medine kuşatmasında açlık ve kıtlık zamanında İran, Yemen ve Rum devletlerinin saraylarını müjdelemiştir. Resul-i Ekrem (asm) bu müjdeyi vahye dayanarak o kadar kesin ve kararlı bir şekilde söylemiştir ki etrafındaki sahabe sarayları görür gibi o sıkıntılara sabretmişler, şevk almışlar ve gayret etmişlerdir. Ayrıca Resul-i Ekrem’in (asm) moral ve şevk verici ifadeleri de çoktur. Hiç bir konuda asla ümitsiz, şevk kırıcı ve moral bozucu ifade kullanmamış, en ağır şartlarda dahi hadisenin hep ümid ve şevk verici taraflarına dikkat çekmiştir. Hudeybiye anlaşmasında o zor ve sıkıntılı günde, Mekkelilerin temsilci olarak Süheyl’i gönderdiğini işitince, ismin kelime manasından “işimiz kolay olacak” ifadesiyle etrafa şevk ve moral vermiştir.

Bediüzzaman Hazretleri, İslâm dünyasına kara bulutların çöktüğü o sürgün yıllarında, Barla’da beş altı kişiye ders verirken, “Ben bu dersi Ayasofya’da elli bin kişiye verdiğim vaazdan daha ehemmiyetli görüyorum” demiş ve ilave etmişti: “Risale-i Nur’u ileride Amerika’da da okutacağım!” O kadar kesin ve kararlı söylemesinin sebebi belki de Hendek muhaberesinde müjdelenen Roma ile bugünkü Amerika arasında fark olmamasıdır.

Hakikatte ümit; eşyanın hakikatini ve yaratılışın hikmetini görebilmekten ve idrak edebilmekten geçer. Yani kâmil bir imanın neticesidir. İslâm’daki o hiç sönmeyen ümidi ve kaynağını anlamak için kâinata ve hadiselere bakış açısını incelemekte fayda var… Bediüzzaman Hazretleri Hutbe-i Şamiye’de şöyle der: “İşte kâinatta hakikî maksad ve netice-i hilkat istikra-i tâmme ile isbat ediyor ki; hayır ve hüsün ve tekemmül esastır ve hakikî maksud onlardır.”

Evet, kâinatın yaratılmasındaki hakiki maksat hayırdır, güzelliktir, mükemmele doğru yükselmektir, yani İslâmiyet’tir. Şerler ve zaman zaman Müslümanların uğradığı zaaflar kesinlikle geçicidir. Âlemlerin Rabbi olan Cenab-ı Hak şu kâinatı ve insanlığı, mutlak hayır ve saadet olan son din İslâm için ve İslâm’ın hâkimiyeti için halk etmiştir. Denizlerin derinliklerinde ve ormanların karanlıklarındaki basit bir canlının dahi sesini dinleyen ve rızkını temin eden Allah (cc) elbette şu koca kâinatın yaratılış sebebi ve maksadı olan Hz. Muhammed’i (asm), ümmetini ve İslâmiyet’i yalnız, hamisiz ve mağlup vaziyette bırakmayacaktır.

Yazar Hakkında: Hasan Güneş

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*