AB yoluyla iyiliklere…

Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği yolundaki macerası gerçekten de bir ‘macera’dır. Bu maceranın eşi ve benzeri de yok. Yarım asrı aşan bir maceradan söz ediyoruz. Türkiye’den çok sonra üyelik müzakerelerine başlayan ülkeler AB’ye tam üye oldu, bizim ne zaman üye olacağımız bile belli değil…

“Bu neticenin kabahati kimde?” sorusunun da çok kısa bir cevabı yok. Türkiye’yi idare edenlerin de kabahati var, AB yöneticilerinin de… Avrupa da tek blok ve tek fikirde olmadığı gibi, Türkiye’yi idare edenler de aynı kanaatleri paylaşmıyor. Bazı yöneticiler AB yolunda kararlılıkla adım atılmasını isterken, kimi yöneticiler de bir ileri, iki geri adım atmayı tercih ettiler. Karşılıklı olarak “Kabahat sende, hayır kabahat sende” sözleri duyuldu ve neticede yıllar geride kaldı.

İki farklı Avrupa’nın olduğunu kabul etmek lâzım. “Birinci Avrupa” insaniyet için çalışırken, “İkinci Avrupa” elinde tuttuğu ‘zehir’leri ilâç diye insanlığa yutturmak istiyor. Maalesef, ‘ikinci Avrupa’ ‘ikinci Türkiye’den de destek buldu ve ülkemizin Avrupa Birliği yolu her fırsatta tıkandı ve engellendi. Ortalama her 10 yılda bir yapılan askerî darbe ve müdahaleleri başka nasıl izah edebiliriz?

Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasını değerlendiren Avrupa Birliği (AB) Türkiye Delegasyonu Müsteşarı Francoise Naucodie şöyle demiş: “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ihtiyacı olmadığını savunanlara, beğenseler de beğenmeseler de katılım perspektifinin Türkiye’deki reformlara daima yol gösterdiğini söylüyorum. Bu durum hâlâ geçerliliğini korumakta.”

Naucodie, Samsun AB Bilgi Merkezi’nin işbirliğinde düzenlenen “Avrupa Birliği Gençlik Forumu Etkinliği” toplantısında yaptığı konuşmada, Türkiye’nin büyük yol katederek Avrupa Birliği’ni geride bıraktığını savunanların bulunduğunu da hatırlatıp tesbitlerini şöyle sürdürmüş: “Bunun devam eden, henüz tamamlanmamış bir süreç olduğunu söylüyorum. Bu konuda iş adamları derneklerinize, uluslar arası şeffaflık örgütü gibi uluslar arası sivil toplum örgütlerine, Avrupa Konseyi’ne, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı’na ve Türk aktivistlere kulak verebilirsiniz.”

“Türkiye’nin büyük yol katederek Avrupa Birliği’ni geride bıraktığını savunanlar” mutlaka vardır, ama bu iddialarını neye dayandırıyorlar? En hafif rüzgârda dökülen yapraklara benzeyen bir sistem, nasıl olur da “AB’yi geride bıraktık” diyebilir? Bu kanaat, “Bir Türk dünyaya bedeldir” anlayışının başka bir şekilde tezahürü değil midir? 80 yıldır bu sloganı tekrarlayarak geldiğimiz nokta kimi mennun ediyor?

AB üyeliği bir semboldür ve aslolan hak, hürriyet ve adalet noktasında insanların mutlu olabildiği bir noktaya gelmektir. Günümüzde bunun bir yolu da AB üyesi ülkeler seviyesine çıkmaktan geçiyor. AB üyesi olmadan da bu mümkün ise mesele yok. Fakat dünya şartları tek başına bunu temin etmenin kolay olmadığını ortaya koydu. Türkiye belli dönemlerde AB üyesi ülkelere ekonomik ve siyasî anlamda yaklaştıysa bu biraz da “AB kriterleri”nin sayesinde olmuştur. Ne zaman ki “Bize Ankara kriterleri yeter” denildi, ülkemiz kaybedenler arasında yer aldı…

Kabul etmek gerekir ki, artık dünya bir köy haline geldi. Dolayısıyla köy komşumuz olan ülkelerdeki ‘kötü’lükler ikinci gün kapımızdan içeri girebiliyor. AB üyeliğine, “Oradaki kötülükler bize gelmesin” diye itiraz edenler ya da işi yavaşlatanlar bilmeli ki AB ülkelerinde var olan ve ülkemize gelmeyen kötülükler—maalesef—kalmamıştır. Buna karşılık, üye olamadığımız için gelmesi muhtemel iyilikler kapımıza gelememiştir. “Kötülükler bize uzak dursun” derken, bilmeyerek “iyilikler”in önü kesilmiş olmasın?

“Niyet ettim AB yolundan yürüyerek iyiliklere ulaşmaya” diyelim ve duâ edelim…

Yazar Hakkında: Faruk Çakır

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*