Açılım ve atılım buna derler arkadaş!

Kompozisyon denilen birşey vardı bilirsiniz…

Öyle her babayiğit yazamaz, yazsa sınıfta yüksek sesle okuyamazdı… Şiir desen daha kötü… alaya alınmak da vardı işin sonunda… Öğretmen azarından da sıkılır, yüzümüz kızarırdı, aferininden de… O kadar kendimizi ifadeden acizdik… İster menfi, ister müsbet olsun hiç fark etmez, dikkatlerin üzerimize çekilmesinden asla hoşnut olmazdık. Galiba biraz da; “Yazında: giriş, gelişme sonuç olacak, paragraf ve satırbaşlarına riayet edeceksin, yazıya önce zihinleri hazırlayacak gelişme kısmında meramını anlatacak bir alıntı özlü söz veya makbul bir bilgi ile görüşünü kuvvvetlendirecek ve sonunda yazının anafikrini ve bunu ne için yazdığını özetleyecek şekilde fikirlerini toparlayacak, noktayı koyacaksın” şeklindeki soğuk ve kurallı yönlendirmeden dolayı  başımız hoş değildi bu eylemle. Zaten konuşamayan bir nesildik, bir de elli türlü kayıd kuyud ile yazmaya zorlanıyorduk. Hasılı eğitim sisteminin makbul, cici ve kurallara itaatkâr öğrencisi şablonunun dışında olanların bence bilmediği ilk sivil itaatsizlik tepkisiydi: Kompozisyon yaz-a-mamak…

En fazla mektuplarda içimizi açardık muhatabımıza… Bilirdik çala kalem de olsa, ifadeler insicamsız da olsa muradımızı anlayan biri var… Sevgi köprüsüydü, duygusal alış veriş vasıtasıydı tamam, ama en çok da yüzüne bile açıkça söyleyemediğimiz sözler ancak orada gayr-ı ihtiyari dökülürdü kalemden kâğıda. Gönüle böyle ulaşırdı.

Biz dilimize her geleni öyle uluorta açıklamaktan utanan bir nesildik. İltifatı beceremezdik. Öfke ve sitemde de kantarın topuzunu kaçırmak yakışık almazdı. Hissiyatımızı terennümden işte böylesine acizdik. Yazısız, fakat kuralları nesillere intikal eden bir kontrollü-ölçülü olma mekanizmasını galiba ifrat mertebede mübalâğa derecesinde içselleştirmiş idik… Yüksek ses, kahkaha, teklifsiz konuşma, çok konuşma, patavatsızlık sahibinin kıymetini düşüren şeylerdi. Etiketlenme, kınanma, sözüne değer verilmeme korkusu ölçülü olanı da söylemekten bizi men ediyordu ister istemez.

En beylik seremonik ve samimiyetsizlik içinde samimiyetçilik rolü kestiğimiz yazışma türü ise: HATIRA DEFTERLERİ idi…

Bir tür; karşımızdaki insanın protokülüne girme seansı, statü göstergesi. Eğer elinize; “Benim için birşeyler yazar mısın?” diye uzatılmışsa anlardınız ki defterine bir şeyler yazdıracak kadar bana kıymet veriyor. Eh o halde ben de sıraya girme kontenjanına riayet edeyim. Fakat bir sorun vardı orada… Sayfalar kilitli olmadığı için diğer arkadaşlarınızla paylaşımlarını görürdünüz. O halde seviyeyi tutturmanız gerekirdi. Sepet sepet yumurtadan hallice diğerlerinin yazdıklarından da aşağı kalmayacak derecede bir üslûp… Fakat ne yazılır ki. “Sana hayatta şunları şunları dilerim”den öteye gitmeyen cümlelerden fazla….

Hasılı, işte biz: Sosyal iletişim ve paylaşım imkânlarının alabildiğince kıt; duygularımızın aktarımında bunca sığ kalan kuşaklar; kabak çiçeği gibi bir açıldık ki sormayın gitsin. Dilimizdeki kayıtlardan kurtulduk. Neyi ne kadar söylememiz ve nasıl yazmamız gerektiği yolunda tepeden inmeci yaklaşımların uzağında bir platformla yüzleştik… Önce çekimser kaldık. Fakat çok da direnemedik yavaş yavaş çekti bizi içine. Çekirdek çıtlatır gibi bir alışkanlık ve hatta bağımlılık sınırlarına varacak kadar muhatap olduk neredeyse…

Haber almak merakının tatmininden öte kendimizden haber vermek, “ben de varım, benim de fikirlerim var, ben de burdayım” diye farkında olunmak isteğimizin ilânatını yaptık. Hayat boşluk kabul etmiyor. Bir zamanların kendini sıfırlayan öne çıkarmayan refleksinin yerini onaylanma ve daha çok insan tarafından tanınma arzusu aldı.

Fikirlerin özgürce paylaşımı lezzetli birşeydi ve kuşaklar boyunca aç kaldığımız bu duygunun tatmini için bir alan çıkmıştı işte önümüze… Hem zaten “beğen” “paylaş” vardı; kına tuşu yoktu ki… Çekinecek ne vardı 🙂

Yazarsın, paylaşırsın olur biter… Beğenen beğenir, beğenmezse ne gam, canı sağolsun!

Gerçekten böyle mi oldu? Ne gezer?

Bastırılmış ve farkına varılmamış bir potansiyeli milletçe buraya kanalize edince “sosyal paylaşım” değil “sosyal patlatım” yapıyoruz!

Mahremi açıyor, üslûbu kaçırıyor, dille lâf çakmayla kızdığımız meçhul kişilerin kafasını gözünü patlatıyoruz…

Ne diyelim, eski hal muhal. Sosyal medyadan uzaklaşmayacağız tabiî ki de; kullana kullana burada da dengeye alışacağız…

İnsan nelere alışmıyor ki!

Yazar Hakkında: Zeynep Çakır

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*