Dünyevîleşmede gelinen nokta: Mü’mine kin ve adâvet

Mübarek üç aylara girdik. Gönül ister ki: Şu mübarek günler hürmetine, mü’minler arasında yaşanan dehşetli kin ve adâvete bir nihayet verilsin. Husûmetin yerini muhabbet alsın. Yakıcı tarafgirlik ateşi söndürülsün. Virâne gönüller şâdüman olsun. Dünyamız huzur bulsun…
Fakat, vâ-esefâ… Tam aksine, çok vahim bir durumla karşı karşıyayız.

İtidâl, sükûnet çağrısında bulunması gereken ekâbirler, ortamı daha da gerecek beyanatlarda bulunuyor.

Liderleri teskin etmesi umulan üçüncü-beşinci sıradaki adamlar (ikinci adamlara yer yok), bilâkis lider şahsiyete yaranmak için fitne ateşini körüklemeye çalışıyor.

İyi de, bu vahâmet nereye kadar sürüp gidecek böyle?

Bilen yok, kestiren yok, fenâ gidişatı durduracak, buna tedbir alacak bir irade de maalesef gözükmüyor… Bu durumda, şu birkaç ihtimal söz konusu:

* Bunlar, ya muharrik-i bizzat değiller; onların iradesine hükmeden karanlık başka odaklar var.

* Ya dünyevîleşme arzu ve emelleri had safhaya çıkmış hiçbir engeli tanımıyor veya takmıyor.

* Ya dünyevî saltanat ve siyasî hâkimiyet uğruna herşey mübah görülüyor.

* Ya da kesinkes bir yanlışın içine düşmüş çıkamıyorlar; çıkış noktasını bilmiyor, bulamıyorlar.

Bu ihtimallerden belki bir, ya da birkaçı aynı anda devreye girmiş de olabilir. Gerisi Allah’a âyan.
* * *
Bizim bu geniş daireli manzarada görüp tesbit edebildiğimiz bazı kareler şunlar:

* Pekçok insanımız “Mü’mine kin ve adâvetin muzır ve merdut olduğu”nu bile bile bu irtikâbı pür iştahla işliyor.

* Bu günâhı irtikâp edenler, durduk yerde harekete geçmiyor; daha çok kendini yukarıdan pompalanan zehirli gazlara  kaptırarak, aynı ufûnetli havanın tabana yayılmasına aracılık ediyor.

* Mü’minler arasındaki gıybet, dedikodu ve günden güne yükselen husûmet ateşi, yakın Türkiye tarihinde hiç bu kadar alevlenmiş değildi. Dolayısıyla, bu fitneden en çok zarar gören, görecek olan, yine mütedeyyin kesimdir.

* Hem, şu garip ve ibretâmiz rastlantıya bakın görün ki: Yıllardır sıkıntısı çekilen başörtünün kısmî serbestiyeti ve mekteplerde güya Kur’ân, Siyer gibi derslerin tam da okutulmaya başlandığı bir Türkiye’de, en çok başörtülünün bulunduğu ve Kur’ân’a-Siyer’e cânı gönülden bağlı olanların içinde ekseriyetle yer aldığı mütedeyyin kesimler, tutup birbirlerine karşı keskin vaziyet almaya başladılar.

İşte, bu fecî durum açıkça gösteriyor ki, ciddî bazı eksiklerimiz ve yanlışlarımız var. Yani “hâmdık” ve fakat henüz “pişmiş, yanmış” değiliz. Bunları iki noktada özetlemek gerekirse:

1) İtikaden henüz kemâle ermiş değiliz. Üstad’ın tâbiriyle “Umumî iman inkişafı” henüz görünmüyor. Aksi halde, kendimizi söz konusu menfiyata ve menhiyata kaptırmazdık.

2) Amelde, dünyevî arzularımıza henüz gem vuramıyoruz. Bu dünyevîleşme sevdâsı, bizi çabucak karşı karşıya getirebiliyor.

Evet, besbelli ki: İçtimaî zemin kaygan, temel bozuk, şuur zayıf; his ve hevesler ise kabarık…

Eğer öyle olmasaydı, başörtüsünün kısmî serbestliğinden hemen sonra, özellikle aileleri ekseriyetle başörtülü olanlar birbirine düşmez, yek diğerine düşman cepheler haline gelmezlerdi.

Elhâsıl: Şu mübarek aylar-günler hatırına, derde devâ, sadra şifâ için, Üstad Bediüzzaman’ın iki vecizesiyle hatime verelim.
* * *
Ehl-i kin ve adâvet, hem nefsine, hem mü’min kardeşine, hem rahmet-i İlâhiyeye zulmeder, tecavüz eder. Çünkü, kin ve adâvetle nefsini bir azâb-ı elîmde bırakır. Hasmına gelen nimetlerden azâbı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder. (Mektubat, s. 257)
* * *
Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-i nefsine adâvet et, ıslâhına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü’minlere adâvet etme. (Age, s. 256)

Yazar Hakkında: M. Latif Salihoğlu

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*