Fenâ zekilerden Allah’a sığınmalı

Kılıç gibi keskin zekâ

Zekâ, pek büyük, pek kıymetli bir nimet. Her canlıya, hatta her insana nasip olmaz. İki tarafı keskin kılıç gibidir. Hak namına, doğru şekilde kullanmalı. Ego için kullanıldığında, büyük zarar verir. Sahibi dahil, pekçok insanı bedbaht eder.

Hülâsa, kullanım şekline göre faydası da, zararı da büyük olur, zekânın.
* * *
Çevrenizde ihlâslı, mütevazı zekiler varsa, çok şanslısınız demektir. Size gelecek muhtemel zararları önceden kestirir, sizi uyarır, buna karşı tedbirli olmanızı sağlamaya çalışır.

Şayet, çevrenizde fenâ zekiler varsa, bu durumda da Allah yardımcınız olsun. Zira, size hep kullanılacak mal gözüyle bakarlar. Nasıl bir mahlûk olduklarını ise, çok geç fark edersiniz. Bu ise, katmerli bir acı ve ıztırab olsa gerektir.
* * *
Demek ki, bilhassa dikkat etmemiz ve onlara karşı müteyakkız durmamız gereken kişiler, fenâ zekilerdir.

Bunlar da iki ana gruba ayrılırlar: Fırlama tipler ile sessiz ve derinden gidenler. Dereceleri farklı olmakla beraber, ikisi de “tehlikeli madde”dir.

Çünkü, bunlar zekâlarını yanlış istikamette kullanarak, etraflarına adam-madam toplarlar; servet, şöhret, ya da oy toplarlar. Sonra da, topladıkları aynı güç-kuvvet (adam, servet, şöhret oy gücü) ile seni cân evinden vurmaya, senin ulvî değerlerine saldırmaya başlarlar.

Neşriyat-ı Nuriyeye, hizmet-i Nuriyeye, cemaat-i Nuriyeye gelen zararların en dehşetlisi bu cenâhlardan bu sûretle geldi, geliyor…
* * *
Temâyüz etmiş bazı zekiler, Risâle-i Nur dairesi içinde—dolaylı da olsa—pederâne, mürşidâne bir vaziyet takınıyorlar. Etraflarına adam-madam toplayarak, zamanla farklı mecrâlara yelken açıyorlar… Velev ki başlangıçta iyi niyetli de olsalar, zamanla kimyaları değişiyor ve başkalaşmaya mecbur kalıyorlar.

Bu zamanda, öyle kendi halinde rahat bırakmazlar adamı…

Küfür ve dalâlet cereyanı, bir şahs-ı mânevî olarak hükmediyor. Dinî cenahta “şahs-ı vâhid” olarak ortaya çıkanlar, o menfî cereyanlar karşısında peşînen mağlûptur. Onların “Kuvvetleri, bid’a rüzgârlarına karşı dayanamıyor.” (Lem’alar, s. 170)

Dolayısıyla, Nur dairesi içinde “şahıs merkezli yapılar”ın yeri yoktur ve olamaz. Zira, bu dairede, hiç kimse “mürşidâne, ferzendâne, pederâne…” vaziyetler takınamaz. (Age, s. 170)
* * *
Peki Nur dairesi içinde şahıslar parlayamaz mı, temâyüz edemez mi?

Şahıslar, zekâ ve kabiliyetlerine göre pekâlâ parlayabilir, temayüz edebilir.

Lâkin, 1) Nur’a âyine olmak, perde olmamak şartıyla ve 2) Kendi branşında yükselmek, ilerlemek tarzında olabilir.

Öyle her yaştan, her branştan, her tabakadan müteşekkil bir gruba lider olmak (ve zamanla kendini dünyanın merkezi gibi görmek) tarzındaki hareket ve faaliyetler, daima Nur’a zarar verir ve vermiş.

Bu tarz yapılanmalar, siyaset, cemiyet, tarikat-tasavvuf gibi meslek ve meşreblerde geçerli olabilir; Nur dairesi içinde değil.

Nur dairesi içinde, şahıs dâhî de olsa—şahsiyetini ve enaniyetini müşterek havuz içinde eritmediği takdirde—kıymeti hiç hükmündedir.

Zira, Risâlelerde belki 50-100 yerde “Bu zaman şahıs zamanı değil” hakikati tekrâren zikrediliyor.

Bunun birkaç sebebi var. Meselâ: Bu zamanda şahısperestlik bir hastalıklıktır. Şahıs fânidir, dâvâ bâki. Şahıs çürütülebilir, yanıltılabilir, korkutulabilir, değiştirilebilir, hatta dönüştürülebilir. Hasılı, şahıs güvenilmez ve güvenilmemeli.

Şahs-ı mânevî ise, gayet metin ve kuvvetlidir. Hiçbir sûrette mağlûp edilemez. Fertlerde olamayan irfân, iz’ân, basîret, ferâset de onda var.

Yetmez mi bunlar? Daha ne istiyoruz ve neyin peşindeyiz?

Güneşe bedel, mum ışığının mı?

Arınç’ın doğru tesbiti

Bülent Arınç, yine kitabın tam ortasından açıkyüreklilikle konuştu ve 4 Mayıs’ta gittiği Bursa’da şunları söyledi: “AK Parti, yüzyıllar boyunca ‘Bu milletin bir sahibi yok mu Yarabbi!’ diye gece-gündüz duâ edenlerin gözyaşlarıyla kuruldu. Eşref Edip’lerle, Necip Fazıl’larla, Esat Efendi’lerle kuruldu.”

Âcizâne biz de yıllardır aynı gerçeğe işaret edip durduk. Yazı ve sohbetlerimizde sayısız kere ifade ettik ki: AKP’nin dinî, fikrî, siyasî, içtimaî, tarikat, neşriyat ve ideolojik damarları Necip Fazıllara, Eşref Ediplere, Atilla İlhanlara, Fevzi Çakmaklara, hülâsa “İhtiyar Hoca”lara ve “Dindar Milletçiler”e gidip dayanıyor.

Evet, defaatle söyleyip durduk; ama, her halde sakalımız olmadığı için, buna bir kısım dostlarımızı bir türlü inandırmaya muvaffak olamadık.

Neyse ki, arada bir Bülent Arınç gibi “Doğrucu Davut”lar çıkıyor da, işimizi birazcık olsun kolaylaştırıyor.

Bakalım, bu parti hakkında diğer söylediklerimiz ne zaman ve kimler tarafından doğrulanacak. Cidden biz de merak ediyoruz.

Yazar Hakkında: M. Latif Salihoğlu

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*