Hüzün ve istiğfar senesi

Halbuki 2013 senesine öyle ümit ve fütuhatlarla girmiştik ki…

2. Avrupa’nın veya deccaliyyet Avrupa’sının 11 Eylül ihtilâliyle dünyaya yaydığı zehir, öldürücü tesirini kaybetmeye başlamıştı. Zulüm, savaş ve kaosun aktörleri birer birer sahneyi terk ediyorlardı. Kemalistlerin ve siyasal İslâmcıların “oh öldü!” diye sevinç çığlıkları attığı AB, cihana tekrar misyonuyla görünmeye başlamıştı. Arap Baharı cinayetlerinin mahiyetleri azıcık da olda anlaşılmaya başlamış, neocon’ların idaresindeki terör örgütlerinin, bilhassa Suriye ve Irak’taki katliâmlarını başta Amerika ve AB olmak üzere görmeye başlamışlardı. Parça parça görünen şu hadiselerin oluşturduğu resim, İsevî dünya ile İslâm âleminin birçok cihetteki mutabakatını da görenlere gösteriyordu. İslâmiyetin AB ve Rusya’daki muhteşem yerlerini almaları, Papa Franziskus’un selefleri gibi dinsiz ve sefih 2. Avrupa’ya karşı İslâm âlemi ile süren ittifakları 2013 senesinin ferece arefe olduğu izlenimini vermişti bize…

2014’e Avrupa, Amerika ve Rusya’dan güzel haberlerle girdiğimizi hatırlarsınız. Türkiye dışındaki manzaraların karanlıktan aydınlığa doğru yavaş da olsa cereyan ettiğini sürurla takip ediyoruz. Mi’rac Gecesi’nde Mescid-i Aksa’daki Efendimizin izlerini arayan Nasara’nın ruhanî liderlerinden Vladimir Putin’e kadar… İnsaniyetin ve İslâmiyetin inkışafı için elindeki imkânları seferber eden Rus idarecileri, Üstadımızın müjdesine masadak olduklarını ispat ediyorlar.

TÜRKİYE’YE NE OLDU?…

AKP hükümetine kadar nefret, ayrıştırıcı, kaosa sürükleyici, istismarcı, cerbezeci ve çatışmacı üslûbu, daha çok “sol ve Kemalizm” kullanırdı. 2014 yılına girmeden mahallî seçimler ateşinin henüz yakıldığı günlerden bu yana; idare ve siyaseti ellerinde bulunduranlar, rahmet kapılarının açılmasını engelleyecek düzeyde, bir savaş psikozu ile ülkeyi idareye çalışıyorlar. Bu üslûbun neoliberal kaynaklarca Türkiye’ye taşındığına ve bugüne kadar AKP’nin istifadesi için özel saksılarda ve bahçelerde teorisyenlerce yetiştirildiğine yüzlerce delil bulabiliyoruz. Bugün için AKP ve Türkiye’yi içine yuvarladıkları hadiselerle baş başa bırakan neoliberallerin siyasal İslâmcıları tenkitlerine AKP de bir mana veremiyor.

Anadolu’yu şu baharda dolaşanlar, cehennemden beyaz bir alevin 30 Mart sabahı bütün bahçelerimizi ziyaret ettiğine şahit oluyorlar: Ceviz, dut, elma, armut, badem ve bilhassa fındık, kayısı gibi bahçelerde dalların ucunda yanmış sürgünleri görenler, zemheririn dünyadaki varlığına da hakkalyakin inanıyorlar. İnsanlarımızın, kadere iman duygusuyla başlarına gelen bu musîbeti, amel ve niyetlerindeki eksiklik ve yanlışlara vermeleri çok güzel. Basında çıkan fındıkta ve kayısıda “yok senesi” haberleri, bahçe sahipleri kadar bizi de hüzünlendiriyor. Hüzünlerimize sabır merhemini sürerek 2014’ü geçireceğiz inşaallah…

Bediüzzaman Hazretleri yüzlerce mektup ve Risalelerinde Kur’ân’ın ve manası olan Risale-i Nur’un, mahkemeleri ve Emniyeti şaşırtarak engellenmesinin bu vatana musîbet getireceğini vurguluyor. Onun bu vurgusunu istihzaya alan Afyon Savcısının, mahkeme salonu sallanmaya başlayınca kaçacak delik arayışına girdiğine onlarca insan şahit olmuş 1948’de… İktidarın havuzundan nemalananlar inkâr etseler de, iki aydır bandrol bahanesiyle Risale-i Nur’un basımı yasaklanmış durumda. Satılan Risaleler daha önceki bandrollerle piyasaya çıkarılıyor. Yani Kemalistlerin yapmak isteyip de başaramadığı şeyi siyasal İslâmcı kadrolar yapmış görünüyorlar. Birilerinin onları haberdar etmesi gerekiyor mu?

“Soma felâketinde, Kur’ân’ın manevî nurlarına bilinçsizce engel olanların da bir hissesi vardır” ifademize iktidar medyası öfkelense de hakikat değişmiyor. Dedelerimizin anasır-ı erbaa dedikleri hava, su, güneş ve toprak unsurlarının aynı zamanda Allah’ın orduları da olduklarını siyasal İslâmcılarımız unutsalar da; Sırbistan Başpiskoposu unutmuyor.  Balkanlar’ı süpüren sel sularını Avrupa müzik yarışmasındaki travesti ile irtibatlandırıyor. Rusya’da, dünün dinsizlik rejiminden kalan saldırgan ateistler mahkemeleri kullanarak Risale-i Nur’u engellemeye çalışırken, galiba bizdeki Kemalistler de “bandrol” meselesine sarılacaklar bundan böyle… Neticede olan millete ve bu vatana oluyor. Öyle veya böyle Kur’ânî eserlerle, Kur’ân ahlâkı ile ve İslâmiyet ile muarazaya Anadolu itiraz ediyor olmalı ki, batıdan doğuya beşik gibi sallanmaya başladık. Bizi hüzünlendiren, idareci ve siyasetçilerin tarafgirlik, hırs, tamah ve rant sarhoşluğuyla yanlışlara devam etmeleri, musîbetleri -el-iyazubillah- dâvet etmeleridir. Bize düşen yine sabır, itidal ve günahlarımıza tövbe ve istiğfardır. Yetkililer bizi dinlemeseler de herşeyin dizgini elinde olan Rabbimiz halimizi görüyor ve yakarışlarımızı  duyuyor…

TÖVBE VE İSTİĞFAR MEVSİMİ

Güzel bir tevafuk… Receb-i Şerif’i geride bırakarak Şaban-ı Muazzama’nın menziline girmiş bulunmaktayız. Kur’ân ayına doğru bu zaman yolculuğu elbette istiğfar mevsimidir. Fakat biz zamanı geniş tutmak istiyoruz: Hürriyetçileri, hakperestleri, dâvâsından taviz vermeyenleri ve doğrusu Al-i Beyt sancağı peşi sıra yürüyenleri Bediüzzaman Hazretleri Birinci Şuâ’nın 19. âyetinde istiğfara dâvet ediyor. Cihanı sarsan ihtilâllerde bile Haktan ayrılmayanları (31 Marttan sonraki Hürriyetçileri) istiğfara dâvet ettiği gibi, İkinci Dünya Savaşının dünyayı herc-ü merce getirdiği bir zamanda yine talebelerini istiğfara dâvet ediyor. Galiplerin köşe bucağı zulümle kapattığı zamanlarda, deccaliyet ile süfyaniyetin inananların üzerine ümitsizlik boca ettiği vakitlerde ve fecre en yakın zifiri karanlıklarda Bediüzzaman Hazretleri “Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla! Günahlarımızı bağışla!” cümleleriyle bizi tövbe, nedamet ve istiğfara dâvet ediyor. Evvelâ nefsimiz… Her türlü kötülüğü bize emreden nefsimiz…  Yapmadıklarımızdan, aldanmışlıklarımızdan, Hakta sebat edemeyişimizden ve Hakk’ın rızası ile halkın rızasını karıştırarak getirdiğimiz hayatımızdan dolayı önce biz… Umulur ki açılacak tövbe kapılarından, dünyevîleşmiş, Sünnet-i Seniyyeyi unutmuş, hatta ve hatta insanî değerlerin birçoğundan vazgeçmiş ümmet mensupları da şuhur-u selase mescidine girer ve milletçe musîbetlere giriftar olmadan temizleniriz. İstiğfar zaten temizlenmektir.

Elhasıl; 2014 senesinde Hıristiyanlık dünyasında bizi sevindiren hadiseler ortaya çıksa da Türkiye’nin payına bu sene hüzün düşmüş gibi…Gelişen olaylar hayatı zorlaştırmaya devam ediyor. Bize düşen elbette sabır olacak… Musîbetleri tetikleyen hata ve kusurlarımızdan istiğfar içinde ders almaya devam edeceğiz. Hayatımızın musîbetlere fetva veren karelerini, şu gecelerin nurunda müşahede altına alacağız. Umulur ki kusurlarımızı idrak ederiz. Pişman olup ciddî bir hal ile istiğfara dururuz. Bazen bundan başka yapılacak birşey kalmıyor elimizde…

Yazar Hakkında: Şükrü Bulut

Kendisi şu ana kadar bize biyografisini göndermediği için ayrıntılı bilgi veremiyoruz...

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*