<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yeni Asya İnternational</title>
	<atom:link href="http://www.yeniasya-international.de/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yeniasya-international.de</link>
	<description>Yeni Asya gazetesinin international baskısı</description>
	<lastBuildDate>Sat, 04 Feb 2012 11:33:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Onu Tesbih ediyoruz</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/onu-tesbih-ediyoruz/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/onu-tesbih-ediyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 13:34:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Merve İriyarı</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sübhanallah]]></category>
		<category><![CDATA[tesbih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=3878</guid>
		<description><![CDATA[Sübhanallah, her namazın ardından otuz üç defa getirilen bir zikir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Sübhanallah, her namazın ardından otuz üç defa getirilen bir zikir.</p>
<p>Bu kelime ile Allah’a otuz üç kere “Seni her türlü kusur ve noksandan tenzih ederim” diyoruz. Söylemekle kalmıyor, ardından ellerimizi açarak isteklerimizi sadece O’na sunuyoruz. “Ya Rabbim! Hata yaptığım zaman beni affet, beni hatalarım ile sorgu suâl edersen, benim sualim bitmez bir yol olur. Benim sualim, cevapsız kaldığım utancım olur. Ama ben Seni her namazdan sonra tesbih ederek bütün kalbim ile Sübhanallah diyorum. Bunun hürmetine benim hatalarımı ört. Büyük günde, Seni hakkı ile tesbih edenlerin arasına al” diyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">İslâm dininin en büyük özelliği, mübarek bir kelimenin içerisine birçok anlam yüklemesidir. Meselâ her namazın ardından bu şekilde otuz üç defa duâ edemeyiz belki, ama ‘Sübhanallah’ dediğimizde yazıcı meleklerimiz bunu otuz üç defa kaydeder ve bir gün içerisinde yüz altmış beş defa bu duâyı dilimiz ile tekrar, kalbimizle de tasdik etmiş oluruz. Bu yüzden tesbih, namazın tacıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’ı tesbihe başladığımız zaman kalbimizdeki duâ kapılarının da açıldığını bilmiyorum hissediyor musunuz? Ama benim o zaman o kadar değişik duâlar aklıma geliyor ki, sadece Rabbim ile paylaşabileceğim ve söylediğim zaman da içimin huzur bulduğu cümleler bunlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Geçenlerde radyo dinlerken Fatma isimli mübarek bir ablamın duâsının Hacı olmak olduğunu, fakat bir kas hastası olduğunu öğrendim. Bu vesileyle bütün hastalara ve bilhassa kas hastalığı gibi ağır hastalığı olan herkese Allah’tan sabır diliyorum. Zira bu gibi hastalıklar sabrın son dereceye kadar yükselmesi gereken hastalıklar. Fatma Hanım sadece kitapları çevirebilme gücüne sahip, ama kalbinin gücü çoğu sağlam insanlardan daha iyi maşaallah. Allah, Kendisine bu şekilde duâ eden kulunu yalnız bırakmamış ve vesileler ile onu evine konuk etmiş. Hac mevsimi ile hacılar mübarek yollara hazırlanır iken, parası ve sağlığı yerinde olanların gidemediklerini ve kur’anın kendilerine çıkmadığını görünce, gerçekten önce ‘dâvet almaları’ gerektiğini düşünüyorum. Bunun da aslında istemek olduğunu ve isteyince O’nun mutlaka vereceğini idrak ediyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Evet, Allah’ı tesbih ettikten sonra En Güvenilir’e verdiğimiz sırlarımızın (duâlarımızın) bir gün gerçekleşeceğini görmek, “Vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi.” sözünü de onaylıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Sübhanallah&#8230; Çok şükür Allah’a, tesbih edebiliyorum. Çok şükür ki edebilen milyonlarca da insan var. Allah, bizleri bu yoldan ayırmasın inşâallah…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/onu-tesbih-ediyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gizemli ülke: Rüyalar</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/gizemli-ulke-ruyalar/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/gizemli-ulke-ruyalar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 13:32:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Saliha FERŞADOĞLU</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[formül]]></category>
		<category><![CDATA[gizem]]></category>
		<category><![CDATA[matematik]]></category>
		<category><![CDATA[Rüya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=3876</guid>
		<description><![CDATA[Devasa rakamların herbiri hantal bedenlerini ağır ağır sürükleyerek yüzlerine oturmuş hoyrat bir gülümsemeyle kâğıttan dışarı adımlarını atıyor ve üzerime üzerime yürüyorlar.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Devasa rakamların herbiri hantal bedenlerini ağır ağır sürükleyerek yüzlerine oturmuş hoyrat bir gülümsemeyle kâğıttan dışarı adımlarını atıyor ve üzerime üzerime yürüyorlar.<br />
<br style="text-align: justify;" />Hayır, olamaz! Yıllar sonra yeniden matematik sınavındayım. Aksi gibi formüllerin hiçbiri hatırımda değil. Sayıları alt alta dizmeme, kendimce çözüm odaklı işlemler yapmama rağmen bir türlü muvaffak olamıyorum. Dişlerimin arasında ezilen kalemim bana yardımcı olmak bir yana başımın etini yercesine hiç durmaksızın konuşuyor. Sıraların arasında dolaşan hocanın ayak sesleri beynimde dalga dalga yankılanırken, bu hengâmenin içinde bir soru işareti yanıyor:<br />
“Ben liseyi bitireli sittin sene geçmemiş miydi?”</p>
<p style="text-align: justify;">Cevap bir müzik sesiyle geliyor. Telefonun alarmı odanın içinde kıvrak adımlarla dans ederken uyanıyorum.<br />
Derin bir “ohh” çekiyorum. Neyse ki hepsi sadece bir rüyaymış.</p>
<p>Rüya o kadar gerçekti ki uykunun kolları arasından saatler evvel ayrılmış olmama rağmen etkisi hâlâ sürüyordu. Durup dururken niçin bu rüyayı görmüş olabileceğimi düşünüyor, düşünüyordum. En iyisi kitaplara başvurmaktı. Kütüphanenin üst rafına uzanıp Mektubat’ı elime aldım. Biliyorum, zira sorumun cevabı 28. Mektupta saklı, beni bekliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Üç çeşit rüya vardır,” diyerek İslâm literatüründe rüyanın kaynaklarının neler olduğunu tane tane anlatmaya başladı Üstad. İlki, kişinin günlük işleriyle olan münasebetinin kalbî ve fikrî manada yoğunluk yaşaması nedeniyle gece uykularına kadar girmesi sonucunda görülen sinemalar. İkincisi şeytanın yüreklere korku salmak niyetiyle gösterdiği dehşetli manzaralar. Sonuncu ise Rabbimizin biz kullarını sevindirmek amacıyla izlettirdiği rüya-yı sadıkalar. Âlem-i gayptan sızan ışık huzmeciklerinden beslenen bu rüya ya aynen çıkar, ya ince bir perdeden aralanarak yahut kalın perdeleri yavaşça atarak.</p>
<p style="text-align: justify;">Gördüğüm rüyanın hangi neve dâhil olduğunu anlamıştım. Gündüzün finallerine çalışan kız kardeşim Merve Nur, etekleri tutuşmuş halde not kâğıtlarıyla etrafta geziniyor, ezberini yaptığı hadislerin Arapçalarını tekrarlıyor, ara sıra yanıma uğrayıp yanlışlarını düzeltmemi istiyordu. O, telâş ile gireceği imtihana dair monologlar söylerken hal ü etvarı zihnime yansımış, bana geceleyin bir oyun oynamıştı.</p>
<p>Rüya, insanoğlunun merakını sürekli perçinleyen, üstüne uzun konuşmalar yapılan bir meseledir. Rüya tabirleri kitapları bunun en güzel ispatıdır. Görsel, işitsel algı ve duygulardan oluşan rüyanın, bugün biyolojik manada keşfi tamamıyla gerçekleşmemiştir. Psikolojinin önemli bir parçasını oluşturan, psikanalizin doğumuna sebep olan bu ilim üzerine çok şey söylenmiş ve söylenmektedir. Bizim bilgimiz ise Yaratıcının sonsuz ilim hazineleri karşısında pek kısır, pek noksandır. Hz. Yusuf’un Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan -on bir yıldız, Güneş ve Ay’ın kendisine secde ettiği- rüyası ve babası Yakup Peygamber (as) tarafından tabirin yapılması rüyanın hikmetlerine dair ilâhî bir işarettir. Yine rüya tabiri ilminin Hz. Yusuf’a (as) Allah tarafından verilmesi de bu ilmin insanî değil, lâhuti oluşunun bürhanıdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/gizemli-ulke-ruyalar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayatın kıyısında çocuk olmak</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/hayatin-kiyisinda-cocuk-olmak/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/hayatin-kiyisinda-cocuk-olmak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 13:30:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Saadet Bayri</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[doktor]]></category>
		<category><![CDATA[hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[ilaç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=3874</guid>
		<description><![CDATA[Hastane ve doktor… Hiç hoşlanmadığım hâlde, bu ara sık karşılaştığım ikili. Ev sakinlerinin sayısı arttıkça, hastaneye gidişlerim de bu sayıyla orantılı bir şekilde artış gösteriyor. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Hastane ve doktor… Hiç hoşlanmadığım hâlde, bu ara sık karşılaştığım ikili. Ev sakinlerinin sayısı arttıkça, hastaneye gidişlerim de bu sayıyla orantılı bir şekilde artış gösteriyor. Kendi hastalıklarımı tabiî yöntemler ya da evdeki ilâçlarla iyileştirmeye çalışırken, kızım söz konusu olunca aynı rahatlığı gösteremiyorum. Biraz burnu aksın, birkaç defa öksürsün “Ne olur, ne olmaz” diyerek, doktorumuzun kapısında sıra beklerken buluyorum kendimi.</p>
<p>Doktor ve ilâç isimlerine pek dikkat etmem. Çok da ilgi alanıma girmez bu tür konular. Ancak konu çocuk hastalıkları ve çocuk doktorları oldu mu, dikkat kesiliyorum bu günlerde. Öyle ki hastaneye gitmeden önce evdeki bütün ilâçları gözden geçirip, isimlerini hafızamda tutmak için birkaç kere tekrarlıyorum. Bu hâlimi fark edince de, “Birini kendinden çok sevmek ve önemsemek bu olsa gerek” diyorum kendi kendime. Ve telâşlarımın yinelenerek, bitmeyen bir tedirginlik hâlini almasını şaşkınlığın verdiği garip bir tebessümle karşılıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Hastanede geçen zaman dilimi ise tam bir komedi.<br />
Tek başıma olduğum zamanlarda tuhaflıklar peşimi bırakmaz. Muayene olmak için sıra beklerken kimseyle konuşmam. Sorulan sorulara da kısa cevaplar verip, sıramın gelmesini sessizce beklerim.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak bu durum, çocuk polikliniğinin önündeysem değişiyor. O huysuz hemcinsim gidiyor, yerine susmak bilmeyen başka biri çıkıp geliyor. Bütün ebeveynlerle kırk yıllık dostuz. “Senin çocuğun kaç yaşında?”, “Hayırdır, neyi var?”, “Ahh! Bizde de aynı sorun var” derken doktoru, hemşiresi, hastanesi, ilâcı gibi öğrendiğim çeşitlemelerle dolu hayatlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Bazen keyfim olmuyor, izlemekle yetiniyorum. Canlı bir sinema salonundaymış gibi hissediyorum kendimi ve bu ânın keyfini çıkarıyorum. İşte, seyirlerimden biri daha karşımda. Kim bilir nasıl bir ayrıntı yakalayacak beni, diye düşünürken yaşlı başlı bir amca çekiyor ilgimi. Gelini ile beraber torununu getirmiş, muayene olmak için sıra bekliyorlar. Bu bekleyişte dört yaşlarında bir çocuk ilgisini çekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayağındaki ışıklı ayakkabılardan konuşmaya başlıyorlar. Ayakkabılardan birinin ışığı yanmadığı için ve nasıl tamir edeceğini anlatıyor yaşlı amcamız. O kadar güzel bir sohbet ki bu, içim kıpır kıpır oluyor. Kocaman bir adamın içindeki çocuğu görüyorum. Gözlerinin içi gülen bir çocuk bu.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayakkabısını arkadaşı giyerken bozmuş. “Babana söyle de tamire görürsün ayakkabını” diyor amca. Çocuk annesine dönüp “Anne ayakkabımı tamire götürelim mi?” diyor. Küçük hanım “tabi” diyor sessizce. Yüzünde şefkatten parlayan bir gülümseme.</p>
<p style="text-align: justify;">“Babanın arabası var mı?” diye devam ediyor yaşlı amca. “Yok” diyor çocuk, “Nuri Ağabeyimin arabası var. Bizi buraya da o getirdi.” diye eklemeyi ihmal etmiyor. Bir çocuk hayalinin çalıkuşu misali daldan dala atlayışının verdiği eğlenceli hâlinden midir bilinmez, adam ve çocuk kahkahalarla hayatlarını birbirine katık eyliyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Amca durur mu, sormaya devam ediyor: “Anneannen var mı senin?” Çocuk, havaya kaldırdığı başını yarım bir kavisle “cık” diye cevap vermekle yetiniyor.” “Peki deden?” “Cık” “Hım… babaannen var öyleyse” sorusu çocuk saflığının “cık” ifadesiyle cevaplanacakken, çocuğun yanındaki genç bayan hafif doğruluyor ve çocuğun elinden tutup “Haydi gidiyoruz” diyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Giderayak yaşlı amca belli ki meraklanmış, “Dedesi var mı?” diyor. Kız arkasını dönüp sessizce bu soruyu cevaplıyor. “Amca ben çocuk esirgeme görevlisiyim&#8230;”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/hayatin-kiyisinda-cocuk-olmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ankara’dan bize kalanlar</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/ankaradan-bize-kalanlar/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/ankaradan-bize-kalanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 13:27:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yıldız Fırtına</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Cami]]></category>
		<category><![CDATA[Kocatepe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=3871</guid>
		<description><![CDATA[Hafta sonu için iki günlük bir Ankara ziyaretimiz oldu. Tabii bu ziyarette belirli mekânları gezip görme şansına sahip olduk. Ankara’ya indiğimizde ilk durağımız Cebeci’deki kalacağımız dershane oldu ve akşam dersine katıldık.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/02/kocatepe_camii.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3872" style="border: 1px solid black; margin: 5px;" title="kocatepe_camii" src="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/02/kocatepe_camii-280x178.jpg" alt="" width="280" height="178" /></a>Hafta sonu için iki günlük bir Ankara ziyaretimiz oldu. Tabii bu ziyarette belirli mekânları gezip görme şansına sahip olduk. Ankara’ya indiğimizde ilk durağımız Cebeci’deki kalacağımız dershane oldu ve akşam dersine katıldık. Böylece ilk hizmetimiz dersle başlamış oldu.</p>
<p>Tanışma-konuşma faslından sonra istirahate çekildik ve sabah erkenden kalktık ve sorduk nereleri gezebileceğimizi&#8230; Ve yüzlerde şaşkın bir gülüştü gelen cevap. Zira gezmeye değer pek bir yer yoktu. E tabi biz de kendi malûmumuz olan yerleri gezmeye karar verdik ve koyulduk yola.</p>
<p style="text-align: justify;">İlk durağımız Üstadın bir hatırasında geçen Ankara Kalesi idi. Oldukça yüksek bir yere kurulmuş olan bu kaleye Üstadın tefekkürünü hatırlamak için çıktık. Fakat hava kirliliğinden olsa gerek temâşâ edecek tefekkürlük ortam oluşmadı. Biz de fotoğraf çekmekle yetinip, Üstadı yâd edip bir sonraki durağımız olan Hacı Bayram’a doğru yola düştük. Kalenin manzarası oldukça güzeldi. Daha temiz bir havada görülmeye değer zannederim.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve sıradaki durağımız Hacı Bayram-ı Veli Camii ve türbesi idi. O da oldukça engin ve güzel bir yere kurulmuştu. Önceliğimiz türbeye girip Fatihalarımızı okuyup duâ etmek oldu. Hemen sonrasında camiye geçip öğle namazını eda ettik. Cami uzun bir süre tadilatta idi. Daha önceki Ankara’ya gidişimizde görememiştik. Gerçekten güzel olmuş. Işık ve ısı sistemi çok iyi olmuş. Burada da fotoğraflarımızı çektik ve arkamıza baka baka yola devam ettik.</p>
<p style="text-align: justify;">Sıradaki durağımız 27 numaraydı. Ama bizce çok malûm ve kıymetli olan tarihî mekânı halktan bilen yoktu. Cemaat de ziyarete açık olup olmadığını bilmediğinden maalesef orayı ziyaret edemedik ve içimizde kaldı. Kısmetse bir dahaki sefere deyip koyulduk yola.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve Gençlik Parkı’na geldik. Gençlik Parkı da oldukça hoş ve oldukça büyük bir havuzun etrafında şekillenmiş. İçinde kafeler, lunapark, tiyatro salonu ve gençlik kültür merkezi gibi yerler var. Bakmayın kültür merkezi denildiğine, gençleri müsbete yönlendirmek yerine köreltmek üzere kurulmuş bir yer maalesef. Gençlerin nasıl boş ve gereksiz eğlenceler peşinde koştuğunu görmek isteyenlere tavsiye olunur.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve Kocatepe Camii..<br />
Yıllarca Nur talebelerine Bediüzzaman Mevlidleri için toplanma yeri idi. Fakat malûm zihniyetin ve 28 Şubat’ın ziyanına uğramış ve 10 yıldan fazladır Nur talebelerine—bu manada—kapısı kapatılmıştır. Bizce yine kıymeti büyük olan bu camiyi ziyaret için tabanları yağladık. Sora sora epey bir yol yürüdükten sonra o sarp yokuşu aşıp nihayet bembeyaz asaleti ve ihtişamı ile adeta gülümseyen cami, hazin bir eda ile kollarını bize açmıştı. O ilk göründüğü kare, gözlerimin önünden gitmiyor. O ânı çekemediğim için üzgünüm.</p>
<p style="text-align: justify;">Oraya varıncaya kadar epey bir yorulmuştuk, ama yine de durmadan yürüdük ve nihayet vasıl olduk. Bütün sıcaklığı ile bizi sımsıkı sardı (zira çok üşümüştük). Burada da ikindi namazını kıldıktan sonra uzun uzun içini gezdik, sıcak ve huzur veren bir ortamdı. İnsanın hiç ayrılası gelmiyordu, ancak eve dönüş saati de gelmişti ve bol bol resimledikten sonra buruk bir şekilde ayrıldık. Ardından dershanemizin yolunu tuttuk. Oldukça yorulmuştuk, zira bu saydığım yerlerin hepsini yürüyerek gezmiştik. Kime adres sorduysak yakın, yürüyerek varabilirsiniz dediler ve sonuç vahimdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ertesi gün bir arkadaşımızın dâvetine icabet etmek gerekti ve Pursaklar’ın yolunu tuttuk. Yol bilmemezlikten midir belediyenin yan gelip yatmasından mıdır vasıtasızlık yüzünden epey bir bekleyiş ve gecikme ile gittik. Bizim için zaman kaybı idi. Ev sahibi arkadaşımız gezdirmek için bizi bir alışveriş merkezine götürdü. Gittiğimiz yerler o kadar cazibedardı ki boğuluyorum sandım. Ve 3-5 adımda bir “Allah’ım beni dünyaya bırakma, ne çok dünyaya çağıran var” dedim. Rengârenk cıvıl cıvıl ışıltılı bir ortamdı. Ama elhamdülillah ben bunlardan sıkılıyordum. Nihayet oradan da ayrılık vakti geldi ve çıkışta gerçekten nefes aldım sandım. Sonrasında Kızılay’a tekrar geçiş yaptık ve ikinci bir kez gençlik parkını ziyaret ettik. Akşam daha güzel ve daha cazibedar ve ne yazık ki daha fazla günaha daldıracak bir durumdaydı. Rengârenk ve soğuk&#8230; O soğuğa rağmen oldukça kalabalıktı. Şöyle bir bakıp iç geçirdikten(!) sonra Ankara Garının yolunu tuttuk. Ve nihayet eve dönüş için artık son adımı attık ve ilk kez bir tren yolculuğu ile Kayseri’nin yolunu tuttuk. Yolda da bu yazıyı kaleme aldık. Malûm duygular taze iken ifade edilebiliyor. Sonra herşey unutuluyor. Pek çok sefer olduğu gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">Evet özetle gezimiz böyle idi. Ve çıkacak sonuç da bize göre şöyleydi: Ulaşımı kötü, cami sayısı oldukça az, neredeyse yok gibi—tabi bizim gördüğümüz kadarıyla—. Ve malûm zihniyetin izi her yerde&#8230; Havası çok karamsar ve kasvetli&#8230; Mânen nefes alabildiğiniz tek yer dershaneler, Hacı Bayram ve Kocatepe&#8230; Üstadın yıllar evvel yaptığı şu tesbit hâlen güncelliğini koruyor: “Ankara’da en kara bir hâlet-i ruhiye hissettiğimden, bir nur, bir teselli, bir rica aradım&#8230;” O tepe ortada çakılı olduğu sürece pek birşeyin değişeceğini sanmıyorum. Orada yaşayan ya da yaşamak zorunda olanların tek nefes alabileceği yer “oksijen çadırı” dediğimiz dershane ve hizmet mahalleridir, başka değil..</p>
<p style="text-align: justify;">Son olarak siyasiyyûna mesaj vermemek olmaz. Sayın Melih Gökçek’e seslenmek isterim tabi: Yıllardır işgal ettiğiniz o koltuğun hakkını lütfen verin. Biraz hizmet bekler millet. Eğer bilmiyorsanız bir belediyenin yapması gereken sıradan ve gerekli olan hizmetleri Kayseri’den ders alın derim. Gerçi Kayseri’nin de çok eksik ve yanlışları var. Ancak temizlik, ulaşım gibi belli işleri oldukça iyidir&#8230;<br />
İki günlük Ankara gezisinden çıkan sonuçlar bize göre böyleydi. Belki eksiğimiz var, belki isabet ettik&#8230; Takdir okuyucuların&#8230; Ancak Ankara’nın bize görünen kısmı bu seferlik böyle idi. Kimse gücenmesin vesselâm…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/ankaradan-bize-kalanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsanlık duygularda belli olur</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/insanlik-duygularda-belli-olur/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/insanlik-duygularda-belli-olur/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 13:15:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yasemin Yaşar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[dizgin]]></category>
		<category><![CDATA[duygu]]></category>
		<category><![CDATA[insanlık]]></category>
		<category><![CDATA[mantık]]></category>
		<category><![CDATA[nefis]]></category>
		<category><![CDATA[şeytan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=3868</guid>
		<description><![CDATA[İnsan, zaman zaman duygularını dizginleyemediği, aklı ve mantığı susturduğu haller yaşar. Hırsla harekete geçip, her şey yatıştıktan sonra pişmanlık duyulan durumları vardır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">İnsan, zaman zaman duygularını dizginleyemediği, aklı ve mantığı susturduğu haller yaşar. Hırsla harekete geçip, her şey yatıştıktan sonra pişmanlık duyulan durumları vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu tür fevrî duyguların, akibeti görmeyen kör hissiyatın akla ve kalbe üstün geldiği anlar insanın maddî ve manevî kayıplarının başladığı anlardır. Duygusal hataların temelinde, duygunun düşünceden önce gelmesi yatar. İnsan, irade kontrolü yapamaz ise, bu kör hisleri ve fevrî duyguları insanı esir eder.</p>
<p>Son günlerde sıkça duyulan cinnet geçirme, öfke nöbetleri gibi haberler duygu kontrolü yapamayan ve duygunun düşünceden önce geldiğini gösteren somut örneklerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir duygu uyarıldığında yarar-zarar hesabını yaparak en iyi tepki vermeye insan basireti sayesinde karar verir. Basiret ise, akılla beraber kalbin de arkadaşlığından doğan, faydalıyı zararlıdan ayırt eden onaydır. Fakat cinnet halleri, öfke nöbetleri, kontrolden çıkmış şehevî ve gadabî hisler insanın akıl ve kalbinin onayını almadan, âcil gerçekleşen hislerdir. Bu da insanı yanlışa sürükleyebilen, mantıksız davranışlar yaptıran, ahlâkî sukutlar yaşatan bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın duygusal olarak alt-üst olduğu zamanlar doğru düşünemediği anlardır. Zira duyguların sağlıklı düşünmeyi engelleyen bir gücü vardır. İnsan, akıl ve kalbi devreye sokabilecek bir irade gösterirse, yanlış yapabilecekken, o yanlıştan dönebilir. İşte bunu yapabilmek için, akıl ve kalbi güçlendirmek şarttır. Salt mantık da insana hata yaptırabilir. Çünkü duygular mantıklı olmak için de gereklidir. İşte insanın hem akılcı, hem de duygusal olmak üzere iki zihni bulunmakta ve hayatı nasıl yaşadığı her ikisi tarafından belirlenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Duyguların yerine aklı koymak veya aklın yerine duyguları koymak, her ikisi de insana hataların kapısını açan ve dengesizliklere sebep olan bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Duyguların merkezi kalptir. Eğer, tasfiye olmuş bir kalp hâkimse, o zaman duygular ve akıl beraber hareket edecek, bu da dengeli insanı oluşturacaktır. Yani kalbin yönelttiği duygular ve akılcı zihin beraberliği şarttır.</p>
<p style="text-align: justify;">Birçok insan akıllı olduğu halde, aptalca işler yapmakta, duygularını kontrol edememektedir. Çünkü akademik zekânın duygusal hayatla pek ilgisi yoktur. Nitekim en zeki insanlar, gem vuramadıkları tutkuların, söz geçiremedikleri dürtülerin esiri olabilmekte ve hayatlarını çok kötü yönetmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Demek, yüksek zekâ başarılı olmak anlamına gelmemektedir. Yapılan araştırmalar, akademik zekânın hayattaki başarıya katkısını, en fazla yüzde yirmi olarak belirlemiştir. Geri kalan yüzde seksen başarıyı etkileyen başka etkenlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün eğitim sistemi, bu noktada eksik ve başarısızdır. Çok yüksek puan alan bir talebenin başarılı kabul edildiği bir sistemin çocukları, maalesef zeki ama dolandırıcı, zeki ama terörist, zeki ama ahlâksız, zalim vs. olabilmekte, ve bazen de yüksek makamların, küçük insanları olarak hayatlarını devam ettirmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Oysa, gerçek başarı akademik zekâ ile beraber, kişinin kendini harekete geçirebilmesi, aksiliklere rağmen devam edebilmesi, ümitvâr olması, diğergamlık ve iyimserlik hisleri, dürtülerini kontrol edebilmek, ruh hâlini düzenleyebilmek, hikmet okuması yapabilmek, kendini başkalarının yerine koyabilmek, sıkıntıların düşüncesini engellemesine izin vermemek gibi birçok duygusal yeterlilikler kazanması ile mümkün olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu vasıfların çıktığı esas ve merkez duygu ise, şefkattir. Ancak kalbinde şefkat hissi olan bir insan hayatını güzel ve doğru yönetmeyi öğrenebilecektir. İşte, insanın bu eğitimi, yani şefkat derslerini daha çocukken annesinden alması bunun için önemlidir. Zira küçük yaşlarda alınan mânevî telkinler, ileriki hayatının akademik birikimlerini de doğru yönetmeyi sağlayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte, insanın, duygusal yetenekleri çocukken öğretilip geliştirilmesi şarttır. Aksi halde, zeki ama dünyayı kana bulayan zalimler ve ahlâksızlar meydan alacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Demek, yüksek zekâ, zenginliğin, saygının, mutluluğun, başarının bir garantisi değildir. Zira sadece akademik zekâ, hayatın getirebileceği sürprizlere, kazanım ve kayıplara, imkân ve imkânsızlıklara, hazırlıklı olmayı sağlayamaz. Eşit zekâya sahip iki kişiden birisi, hayatta başarılı olurken, diğeri, müthiş bir çıkmaza girebilmektedir. O halde insanlık zekâsında değil, en çok duygularında ve duygularını nasıl yönettiği ile belli olur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/insanlik-duygularda-belli-olur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Namaz mü’minin kalkanıdır</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/namaz-muminin-kalkanidir/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/namaz-muminin-kalkanidir/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 13:12:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Abdil Yıldırım</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Kalkan]]></category>
		<category><![CDATA[mümin]]></category>
		<category><![CDATA[namaz]]></category>
		<category><![CDATA[secde]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=3864</guid>
		<description><![CDATA[Secde, insanın Rabbime en yakın olduğu mekân. Secde, aşık ile maşukun buluştuğu an. Secde, bütün dertlere devâ, bütün hastalıklara şifadır. İnsan namaza durduğu zaman eşref-i mahlûkat olarak yaratıldığının farkına varır. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/02/namaz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3865" style="border: 1px solid black; margin: 5px;" title="namaz" src="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/02/namaz-280x147.jpg" alt="" width="280" height="147" /></a>Tarifi imkânsız bir haz alırım<br />
Ezan seslerini duyduğum zaman<br />
Hemen kesiliyor baş ağrılarım<br />
Başımı secdeye koyduğum zaman<br />
A. Y.</p>
<p style="text-align: justify;">Secde, insanın Rabbime en yakın olduğu mekân. Secde, aşık ile maşukun buluştuğu an. Secde, bütün dertlere devâ, bütün hastalıklara şifadır. İnsan namaza durduğu zaman eşref-i mahlûkat olarak yaratıldığının farkına varır. Çünkü Âlemlerin Rabbi, mahlûkatın en şereflisi olarak yarattığı insanı muhatap almış, huzuruna çağırmış, onunla muhatap olarak sohbet etmek istemiştir. Düşünen bir insan için bundan büyük şeref, bundan yüksek makam mı olur? İnsan Rabbinin huzurunda iken, gönlünde keder, kalbinde kasavet mi kalır?</p>
<p style="text-align: justify;">Sevgili Peygamberimiz (asm) “Namaz mü’minin mi’racıdır” buyurmuş. Ezan sesini duyduğu zaman, nasıl bir makama dâvet edildiğini, ne mübarek bir yolculuğa çıkacağını düşünen bir insan, heyecandan ve sevinçten kendinden geçmez mi? Dâvet zamanlarını sabırsızlıkla bekleyip, iple çekmez mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Namaza duran bir insan a’lây-ı illiyîne doğru yol almaya başlar. “Allahuekber” diye tekbir alırken elini kaldırdığında, dünyayı ve içindekileri kulak arkasına atar. Nefsini de, bedenini de orada bırakır, mi’rac yolculuğuna çıkar. Rükûya eğildikçe yükselir, secdeye kapandıkça yücelir. Her rekâtta bir mertebe kat ederek yoluna devam eder.  Huzura doğru yol aldıkça, huzur bulur. İşte o zaman bütün acıları, ağrıları, düşünce ve kaygıları geride kalır. Sanki ruh bedenden ayrılır, vücudu ne kadar hasta ve yaralı da olsa, hiçbir şey hissetmez. Ölü bedenden bir parça kesseniz hiç farkında olur mu? Namazla mi&#8217;rac yolculuğuna çıkan bir insan da, bedenini geride bıraktığı için acılarını, ağrılarını, üzüntü ve kederlerini hissetmez. O başka bir âlemde, hayatın başka bir boyutundadır artık.</p>
<p style="text-align: justify;">Namaz, acılarımızı dindirir, sıkıntılarımızı giderir, kaygılarımızı yok eder. Mü’minin ruhu, namaz için pervâne olur. Pervane kendini ateşe atmak için can atar. Bir an önce o ateşle kucaklaşmak, o potada erimek ister. Yüreğindeki hasretlik ateşini mumun alevi ile söndürmek için sabırsızlaşır. Rabbine aşık olan bir mü’min de, O’nun huzuruna çıkmanın sevinci ile, dünyevî dert ve kederlerini, acı ve ıztıraplarını unutur.</p>
<p style="text-align: justify;">Hz. Ali Efendimizin (ra) ayağına bir ok saplanır. Şiddetli acı çekmektedir. O günkü şartlarda anestezi diye bir şey de yoktur. Ama okun oradan çıkartılması gerekmektedir. Şiddetli acı hissettiği için oku oradan çekip çıkartamazlar. Her derde devâ olan namaza başvurur. “Ben namaza başlayınca siz oku çıkarırsınız” diyerek namaza durur. O namazda iken oku çıkarırlar, farkında bile olmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Elimize bir diken battığında namazdaki huzurumuzu bozacak kadar bir acı hissediyorsak, mi’rac yolculuğuna henüz adım atamamışız demektir. Kalıbımız kıyamda iken kalbimiz firarda, başımız secdede iken, ruhumuz gezmede ise, o namazla mi’raca çıkmak mümkün değildir. Biz namaza vefa göstermezsek, namaz da bize şifa olmayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Namaz insanı kötülüklerden koruyan bir kalkandır. Ama, önce insan namazını koruması gerekir. Yani onu dosdoğru kılmalıdır. Namazımızı kıldığımız halde, kötü huylarımızdan vazgeçemiyorsak, kalbimizde hased ve husûmet, gönlümüzde gam ve kasavet, ruhumuzda yeis ve zulmet olduğu gibi duruyorsa, namazı nasıl kıldığımıza bakmalıyız. Rabbimiz, “(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir” buyuruyor. (Ankebut Sûresi, 45).<br />
Eğer bizim namazımız bizi kötülüklerden alıkoymuyorsa, dertlerimize deva olmuyorsa namazımızda bir eksiklik, bir kusur var demektir. Hasarlı, ince ve zayıf bir kalkanla düşmanın oklarından korunmak mümkün olmadığı gibi, âdet yerine gelsin diye kılınmış, huzurdan uzak, huşudan mahrum, acele ile ifâ edilmiş zayıf bir namazla, üzerimize sel gibi gelen günahlardan korunmak mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Biz namazımızı korursak, namaz da bizi koruyacaktır inşaallah.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/namaz-muminin-kalkanidir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Garibane bir tefekkür</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/garibane-bir-tefekkur/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/garibane-bir-tefekkur/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 13:04:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Özdemir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[bağ]]></category>
		<category><![CDATA[bahçe]]></category>
		<category><![CDATA[mana-i harfî]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=3861</guid>
		<description><![CDATA[Bağları, bahçeleri düşünün! Yok düşünmeyin, fırsatınız varsa bir bahçeye gidin. İçine giremezseniz de kenarında durun. Bütün duygularınızı toplayıp şöyle etrafı doya doya seyredin. Kısaca tefekkür âlemine dalın.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/02/tefekkur.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3862" style="border: 1px solid black; margin: 5px;" title="tefekkur" src="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/02/tefekkur-280x183.jpg" alt="" width="280" height="183" /></a>Bağları, bahçeleri düşünün! Yok düşünmeyin, fırsatınız varsa bir bahçeye gidin. İçine giremezseniz de kenarında durun. Bütün duygularınızı toplayıp şöyle etrafı doya doya seyredin. Kısaca tefekkür âlemine dalın.</p>
<p style="text-align: justify;">Bağlara veya bahçelere yolunuz düştüğünde acaba ne yaparsınız?<br />
Belki, “mana-i harfî”yle bakıp her bir çiçeğin, ağacın, bitkinin ve hatta üzerinde uçuşan kuş(cuk)ların ne güzel yaratıldıklarını düşünürsünüz. Onların üzerinde yer alan san&#8217;at nakışlarını okuyup Sanatkâr’ının isimlerini hatırlayıp hamd ü senada bulunursunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">Belki, bahçelerde çalışan insanları görür, lisan-ı halleriyle fiilen duâ ettiklerini düşünürsünüz.</p>
<p style="text-align: justify;">Belki, bahçede gördüklerinizle güneş, ay ve yıldızlar arasında irtibat kurar; muazzam kâinat fabrikasının nasıl uyum içinde çalıştığını düşünüp Rabbü’l-Âlemînin huzurunda secdeye kapanırsınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Belki, sebeplere (toprak, su, hava, güneş) bakıp müsebbeble kıyaslar ve sebeplerin yalnız zâhirî bir perde olduğunu düşünürsünüz. Çünkü, gayet hakîmâne gàyeleri ve mühim meyveleri irâde etmek, gayet Alîm, Hakîm birinin işi olmak lâzımdır; sebepler ise, şuursuz ve cansızdır. Sebepler gerçi nazar-ı zâhirîde ve vücudda müsebbebât ile bitişik görünür. Fakat, gerçekte aralarında uzak bir mesafe vardır. Sebepten müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki, en büyük bir sebebin eli, en basit bir müsebbebin icadına yetişemez. Sebep ve müsebbeb ortasındaki uzun mesafede esmâ-i İlâhiye birer yıldız gibi doğduğunu görürsünüz. Sonuçta sebeplerin ne kadar aciz, müsebbebin ise ne kadar muntazam olduğuna hükmedersiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Belki, biraz daha yaklaşıp tohumla bitki, çekirdekle ağaç arasındaki ilişkileri araştırırsınız. Koca elma ağacının programının küçücük çekirdekte nasıl yazıldığını düşünürsünüz. Asıl itibariyle aynı maddeden yapılmış tohum ve çekirdeklerin ne kadar basit, sonuçların ne kadar muntazam olduğuna karar verirsiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Belki, buradaki bahçelerle dünyanın diğer yerlerinde gördüğünüz bahçeleri kıyaslarsınız. Türkiye’de gördüğünüz armutları, elmaları, üzümleri, kaysıları, şeftalileri, lâleleri, gülleri, sümbülleri&#8230; burada da görürsünüz. Tadına, rengine, çiçeklerine, yapraklarına, dallarına, büyüklüğüne bakıp aynı olduğunu söylersiniz. Sonra Türkiye’deki ağaçları kim yaratmışsa İsviçre’deki, hatta dünyadaki bütün ağaçları, bitkileri O’nun yarattığına inanırsınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Belki, bu kadar çok ve çeşitli oluşlarına bakıp niçin yaratıldıklarını düşünürsünüz. Mideyle, kalble, akılla irtibat kurup hepsinin insana hizmet için yaratıldığını anlarsınız. Sonra insan için yapılan bu kadar yatırımların boşa gitmeyeceğini ve birgün hesaba çekileceğinizi hatırlarsınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Belki, sebepler ile sonuçlar arasında, öyle mânevî bir mesafe olduğunu düşünür, imânın dürbünüyle, Kur’ân’ın nuruyla görmeye başlarsınız. İmdadınıza şu âyetler yetişir: “İnsan, yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan dâneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik. Size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye.” (Abese Sûresi: 24-32.) Sonra bu âyet-i kerîmede, İlâhî kudret mu’cizelerinin bir hikmetle tertip edildiğini, sebepleri müsebbeblere bağlayarak en sonda, “Size rızık olsun diye” lâfzıyla bir gàyeyi gösterdiğini ve o gàyenin, bütün o peşpeşe sebepler ve müsebbebler içinde o gàyeyi gören ve tâkip eden gizli bir mutasarrıf bulunduğunu ve o sebepler O’nun perdesi olduğunu ispat ettiğini kabul edersiniz. Çünkü, “Size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye.“ (Abese Sûresi: 32.) tâbiriyle bütün sebepler icad kabiliyetinden azl edilmiştir. Arkasından âyetin mânen şöyle dediğini işitirsiniz: “Size ve hayvanâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvanâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor; Birisi o kapıyı açıyor, ni’metleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hubûbâtı yetiştirmekten pekçok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîm’in perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, ni’metlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor. İşte şu beyânâttan Rahîm, Rezzâk, Mün’im, Kerîm gibi çok esmânın matlaları görünüyor.“ (Sözler, s. 387-388)</p>
<p style="text-align: justify;">Belki, Cenâb-ı Hakk‘ın insana karşı ettiği büyük ihsanları düşünüp “Odur ki, yemyeşil ağaçtan size ateş çıkarır.“ (Yâsin Sûresi: 80.) âyetiyle “Size böyle ni’met eden Zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.” diye ikaz ettiğini düşünürsünüz.</p>
<p style="text-align: justify;">Belki, geçmiş yıllara gidip her yıl yenilenen ağaçları hatırlar ve şöyle dersiniz: “Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip, istib’âd ediyorsunuz. Hem, semâvât ve arzı halk eden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mâl eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczâsıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhûde yapar mı zannedersiniz?” (Sözler, s. 389) Sonra, “Haşirde sizi ihyâ edecek Zât, öyle bir Zâttır ki, bütün kâinat O&#8217;na emirber nefer hükmündedir. ‘Emr-i künfeyekün‘e (“Ol!” der; oluverir.) (Yâsin Sûresi: 82.) karşı kemâl-i inkıyad ile serfürû eder. Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar O‘na ehven gelir. Bütün hayvanâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zâttır. Öyle bir Zâta karşı, ‘Kemikleri kim diriltecek?’ (Yâsin Sûresi: 78.) deyip, kudretine karşı tâciz ile meydan okunmaz.” dersiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Belki, “Şânı ne yücedir O‘nun ki, her şeyin hüküm ve tasarrufu elindedir.” (Yâsin Sûresi: 83.) âyetiyle, “Herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitap sayfaları gibi kolayca çevirir, dünya ve âhireti iki menzil gibi bunu kapar onu açar bir Kadîr-i Zülcelâldir” deyip imanınızın kuvvetlendiğini hissedersiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Mâdem böyledir, bütün bu “belki”ler sonucunda “Ve siz de O‘na döndürüleceksiniz.” (Yâsin Sûresi: 83.) âyetinde manasını bulan hakikatle, kendi nefsinize “Kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip, huzur-u kibriyâsında hesâbınızı görecektir” diyebileceksiniz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/garibane-bir-tefekkur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oğuz Özkan’a Allah rahmet eylesin!</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/oguz-ozkana-allah-rahmet-eylesin/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/oguz-ozkana-allah-rahmet-eylesin/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 13:00:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Osman Zengin</dc:creator>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Zengin]]></category>
		<category><![CDATA[Portre]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[hizmet]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz Özkan]]></category>
		<category><![CDATA[vefat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=3857</guid>
		<description><![CDATA[Hizmetlerimizle münasebeti olup, Ankara’da bulunan veya başka yerlerden Ankara’ya  gelenlerin,  Maltepe’deki  “Abdulkadir Özkan” vakfını görmeyen, duymayan yoktur herhalde. Şu anda Ankara’daki merkez hizmetlerimizin ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/02/oguz_ozkan.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3858" style="border: 1px solid black; margin: 5px;" title="oguz_ozkan" src="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/02/oguz_ozkan-187x250.jpg" alt="" width="187" height="250" /></a>Hizmetlerimizle münasebeti olup, Ankara’da bulunan veya başka yerlerden Ankara’ya  gelenlerin,  Maltepe’deki  “Abdulkadir Özkan” vakfını görmeyen, duymayan yoktur herhalde. Şu anda Ankara’daki merkez hizmetlerimizin deruhte edildiği bu vakıf binasını  bağışlayan Özkan ailesinin büyüğü Oğuz ağabey, Oğuz Özkan, rahmet-i Rahmana vâsıl oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Ankara’da bulunduğumuz bu günlerde , Cuma namazından sonra Ömer ağabeyden, Oğuz ağabeyin vefat ettiğinin haberini alınca, yine eskilere doğru gittik. 70 li yıllarda Ankara’daki hizmetlerimiz, apartman dairelerinde  (çoğu da kiralık olarak) devam ediyordu. Doğru dürüst  tamamen bina şeklinde bir yerimiz yoktu. İşte o yıllarda önce Kavaklıdere’de bulunan va “Çankaya dershanesi” diye bilinen bir yeri bağışlamıştı Özkan ailesinin Oğuz ağabeyi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu aile, aslen Isparta’lı ve nurlara dost, sohbetlerimizin ve hizmetlerimizin müdavimi bir ailedir. Bizim de zaman zaman evlerine, Ömer Tuncay ve Ali Vapurlu ağabeylerle ziyaretlerde bulunup, sohbet ettiğimiz Oğuz ağabey’ler ailece hizmetlerimizin suhuletinde yardım etmişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Biraz bizim bildiğimiz, biraz da Ömer ve Ali ağabeylerden aldığımız malûmatlara göre  yarım asır öncesinde, risale-i nurların “keyfî” olarak yasak olduğu devirlerde bunlar, Samanpazarı çıkrıkçılar yokuşunda bulunan manifatura dükkanlarının vitrinine risale-i nurları koyup teşhir eder, oradan ve Yahyalar’daki malikanelerinin deposunda da hem muhafaza, hem de sevkiyat yaparlardı.Hatta, Celal Bayar’ın rahmetli hanımı, dükkanlarındaki risaleleri alır, okur getirir, tekrar yenisini alarak okumaya devam edermişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Çankaya dreshanesini, bir mecburiyetten dolayı tahliye edince, yine bizim meşhur ve çok kimsenin bildiği, eski terminale yakın “Tandoğan dershanemizin”  bize mülk olarak ucuz bir fiyata, kademe kademe bütün dairelerini vererek, bütün bir binayı satın almamıza sebeb olmuştular.</p>
<p style="text-align: justify;">80 senesi sonrası hadiselerde orası elimizden çıkmıştı. Bir kış mevsiminde Demetevler semtindeki dershanemizin sahibi kış ortasında dershanenin tahliyesini isteyince, çar naçar ortada kalan ve bir türlü dershane bulamayan Ömer ve Ali ağabeyler, bir ameliyat sonrası ziyaretine gittikleri Oğuz ağabeye, sohbet esnasında bu durumu anlatınca, o da Amerika’da bulunan oğlından gelen mektubu onlara gösteriyor. Oğlu Mehmed bey babaısna “baba, dedemin vasiyetini (Abdulkadir bey) ne zaman yerine getirip, Bediüzzaman’ın hizmetlerine ye vereceksin?” diyor. Onu da anlatarak, “gidin Maltepe Akıncılar sokakta bulunan bizim binanın 3 numarasına taşının” diyor. Ve peyderpey o binanın diğer daireleri de boşaldıkça, 4 katlı binayı hizmetlerimize tahsis ediyorlar ve bugünkü bildiğimiz “Abdulkadir Özkan vakfı” işte bu şekilde bize intikal ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Allah rahmet eylesin ailece fedakar olan bu Özkan’ların bir de Oğuz ağabeyin amcası olan Mehmed Özkan, meşhur ulucanlar hapishanesinde yatan nur talebeleri ile birlikte hapiste yatmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunların fedakarlığı ile alakalı söylenecek çok şey var ama, yazı daha uzamasın diye nihayete ererken, başta Oğuz ağabeyimiz olmak üzere, vefat eden ailenin bütün fertlerine rahmet, hayatta bulunanlarına da taziyeler ve selametler dileriz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/oguz-ozkana-allah-rahmet-eylesin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ahiretten gelen mektup</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/ahiretten-gelen-mektup/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/ahiretten-gelen-mektup/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 12:54:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemil Arıkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[baba]]></category>
		<category><![CDATA[evlat]]></category>
		<category><![CDATA[mektup]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=3853</guid>
		<description><![CDATA[Sizlerden ayrılalı elli iki gün oldu. Sizlerin beni özlediğiniz kadar ben de sizleri özledim. Elbette bir gün gelecek hepimiz birbirimize kavuşacağız. Ancak bunun için ben acele etmiyorum; siz de acele etmeyiniz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/02/kusak.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3854" style="border: 1px solid black; margin: 5px;" title="kusak" src="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/02/kusak-210x250.jpg" alt="" width="210" height="250" /></a>Sevgili evlâtlarım!<br />
Sizlerden ayrılalı elli iki gün oldu. Sizlerin beni özlediğiniz kadar ben de sizleri özledim. Elbette bir gün gelecek hepimiz birbirimize kavuşacağız. Ancak bunun için ben acele etmiyorum; siz de acele etmeyiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Sizlerden ayrıldığım son günü hepiniz hatırlıyorsunuz. Benim, asıl memleketime, vatan-ı aslîme, ekser dost ve ahbabımın bulunduğu âhiret yurduna doğru yola çıktığım günü. Bir daha dönmemek üzere çıktığım yolculukta beni bırakmamak için, benden ayrılmamak için ne kadar gayret gösterdiğinizi biliyorum. Sizin ne kadar hüzünlendiğinizi, ne kadar telâşlandığınızı, nasıl ağladığınızı hâlâ görür gibiyim. Elbette ki ben de sizlerden ayrılmak istemiyordum. Akrabalarımın ve sevdiklerimin çoğunun bu tarafta olduğunu bilmeme rağmen, sizlerden ayrılmak mecbûriyetinde olmak kolay kabûl edilebilecek bir şey değildi. Ancak bir taraftan da artık hayâtın tekâlifi omuzlarımdaki ağırlığını iyice hissettirmeye başlamıştı. Hareketlerim yavaşlamış, sıkıntılarım çoğalmış, en sevdiklerim de olsanız, sizlere yük olmanın arefesinde olduğumu hissetmenin sıkıntısı beni huzûrsuz etmeye başlamıştı. Benim hayâtta hemen her hayırlı arzûmu yerine getiren, ihsân eden Rabbim kulunu böyle bir sıkıntıya da muhâtap etmeden memurunu gönderip beni huzûruna dâvet etmişti. Bir taraftan sizlerden ayrılmanın hüznünü yaşarken, bir yandan da aslî vatanıma gitmenin heyecânını duyuyordum.</p>
<p style="text-align: justify;">Size çıktığım son yolculukla ve burada karşılaştıklarımla ilgili biraz bilgi vermek isterim:<br />
Sizlerden ayrılıyor olmanın hüznü, yeni ve görmediğim bir memlekete gitmenin şaşkınlığı içinde bir arkada bıraktığım sizlere, bir beni bekleyen geleceğe bakarken yavaş yavaş yukarılara doğru çıkarılıyordum. Yukarıdan hergün namazlarımı kıldığım Ulu Cami’yi; hem yuvamız, hem dershanemiz olan evimizi; hâlâ eksiklerimiz olmasına rağmen îman ve Kur’ân hizmetinde kullandığımız yeni dershanemizi; doğduğum köyü ve beni teşyî etmek için uzak mahallerden gelen kardeşlerimi, gönül dostlarımı gördüm. Bir ferdi olarak hep iftihar ettiğim şahs-ı mânevînin beni sahiplenmiş olduğunu görmenin huzûru, bilmediğim bir memlekete gitmenin ve ne ile karşılaşıp nasıl karşılanacağından emîn olamamanın telâşına karıştı. Hüzün ve endîşe ile buğulanmış gözlerimin önünden Elmacık Köyü, kabristanı ve kabristandaki kalabalık yavaş yavaş uzaklaştı; küçüldü ve nihayet kayboldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Ben iki yanımda-–güzelliklerini sizlere tarif edemeyeceğim—iki melek ile bilmediğim bir âleme doğru yükseldim; yükseldim. Nihayet yedinci kat semâ dedikleri bir yere geldik. Burası öyle parlak bir yer ki ben tarif edebilsem bile sizin anlayabilmeniz imkânsız. Burada, dünyadan benden önce gelen mü’mînler ile karşılaştık. Bir anda kendimi büyük bir kalabalığın içinde buldum. Bana geldiğim yerden haber sormaya başladılar. Şaşkınlığımdan ne yapacağımı bilemez bir hâlde iken birden çok iyi tanıdığım sîmalarla karşılaştım. Karşımda üç kişi duruyordu. Kendileri ile dünyada iken karşılaşmamış olsam da, resimlerinden çok iyi tanıdığım üç kişi:</p>
<p style="text-align: justify;">Hâfız Ali Ağabey, Zübeyir Ağabey ve Tâhirî Ağabey…<br />
Aman Allahım! Bir ânda neye uğradığımı şaşırdım. Ne söyleyeceğimi, nasıl davranacağımı bilemedim. Ama aynı zamanda tarifi imkânsız bir sevinç ve huzûr duydum. Onlar ise mütebessim çehreleri ile beni süzüyorlardı. Nihayet Zübeyir Ağabey beni omuzlarımdan tutup kendisine çekti ve hasretle kucakladı. Sonra diğer ağabeylerle kucaklaştık. Ben ne yapacağını, nasıl davranacağını bilmeyen şaşkın insanlar gibi dururken Zübeyir Ağabey yavaşça kulağıma fısıldadı:<br />
“Gel kardeşim!”</p>
<p style="text-align: justify;">Benim koluma girip kalabalık içinde açılan yollardan yürüttüler. Nihayet yeşillikler içinde, rengârenk çiçeklerle süslü, bahçesinde şırıl şırıl dereler akan, kubbeleri güneş altında altın gibi parlayan çok büyük bir saraya geldik. Dünyada “Cennet gibi” diye anlattığımız manzaraların bile yanında sönük kaldığı, anlatılamaz ve anlaşılamaz güzellikleri olan bir yerdi burası.</p>
<p style="text-align: justify;">Nihayet bahçede bir kameriye altında birkaç kişi ile sohbet eden nur yüzlü, şahin bakışlı birisini gördüm. Aman Allahım! Bu ne saadet, bu ne mazhariyetti! Dünyada iken müştak olduğum, ama ziyaretine gidip görüşemediğim Üstadım karşımda duruyordu. Nasıl oracıkta yığılıp kalmadığımı hâlâ anlayabilmiş değilim. Bir anda kendimi yeniden havalanmış, uçmaya başlamış gibi hissettim. Cennet kokusu olduğundan asla şüphe etmediğim kokular içinde kendimi Üstadım’ın kollarında buldum. Beni kucaklayıp bağrına bastı:</p>
<p style="text-align: justify;">“Hoş geldin kardaşım Kâzım!”<br />
“Hoş bulduk Üstadım” bile diyemedim. Sanki dilim tutulmuştu. Beni karşısına oturttu ve sordu:</p>
<p style="text-align: justify;">“Şaşkınsın değil mi?”<br />
Yavaşça başımı salladım.<br />
“Niye şaşarsın ki keçeli!” dedi.<br />
“Bu gördüklerini, yaşadıklarını dünyada iken de okumadın mı?”<br />
“Mevt, vazîfe-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdîl-i mekândır, bir tahvîl-i vücuttur, hayat-ı bâkiyeye bir dâvettir, bir mebde’dir, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Başımı eğdim; gözlerimi yumdum. Kulaklarımda sanki Hasan Hüseyin’in sesi yankılanıyor gibiydi:<br />
“Ve yümît. Yani, mevti veren O’dur. Yani, hayat vazîfesinden terhîs eder, fâni dünyadan yerini tebdîl eder, külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani, hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte şu kelime, şöylece fâni cin ve inse bağırır, der ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Sizlere müjde! Mevt îdam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firâk-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhîstir, bir tebdîl-i mekândır. Saâdet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visâl kapısıdır.”</p>
<p style="text-align: justify;">Kendimden geçmişçesine dinliyordum. Ses o kadar net, o kadar berrak ve o kadar gür geliyordu ki, sanki umum kâinat dile gelmiş konuşuyordu. Hasan Hüseyin kardeşin sesi kâinatın her yerinden, her köşesinden, her zerresinden geliyordu.<br />
Gözlerimi açtığımda Üstadımı mütebessim bir çehre ile bana bakarken gördüm. İki ellerini yanlara doğru açarak sanki içinde bulunduğumuz hâle dikkatimi çekti:</p>
<p style="text-align: justify;">“İşte Kâzım kardaşım, dünyada okuduğun, dinlediğin hakîkatleri şimdi gözlerinle görüyorsun; bilfiil yaşıyorsun. Ne mutlu sana ki, okuduklarına inandın. Kur’ân’ı dinledin; Risâle-i Nur’a kulak verdin. Şimdi mükâfâtını görüyorsun. Ancak göreceklerin bu kadar değil. Burası sâdece bir başlangıç. Burası berzah; bir ara âlem. Asıl mükâfât ileride gelecek. Şimdi yalnızca pencereden seyrediyorsun. Bizzat içine girip yaşayacaklarını düşün.”</p>
<p style="text-align: justify;">Evet yavrularım; Rabbimiz’e nihâyetsiz hamd-ü senâlar olsun ki, bize îmânı, İslâm’ı nasîp etti. Bizi Kur’ân’a, Risâle-i Nur’a muhâtap etti. Bu sâyede okuduğumuz hakîkatlara görür gibi îmân ettik. Burada daha net görüyoruz. Sizler de inşâallah bir gün göreceksiniz. Ama sakın acele etmeyiniz. Bu haberlerden sonra buraya gelmek için sabırsızlanmayınız. Burası mükâfât yeri. Ancak mükâfât, orada yapılan vazîfelerin derecesine göre artıyor. Siz vazîfe mahallindesiniz. Vazîfenizi tam ve kusursuz yapmaya çalışınız. Bana ulaştırılan emâneti ben de sizlere mîras bıraktım. Size bıraktığım en hayırlı mîras Risâle-i Nur hizmetidir. Bu emânete sahip çıkınız ve sizden sonrakilere ulaştırınız. Hizmetleri aslâ aksatmayınız; ikinci sıraya koymayınız. Îmân ve Kur’ân hizmeti hep birinci önceliğiniz olsun. Sizler bu terbiyeyi aldınız; evlâtlarınıza da ulaştırınız. Ben sizlerin bunu yapacağınıza inanıyorum ve sizlere güveniyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’a emânet olunuz evlâtlarım!<br />
<strong>                                                        Babanız</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/ahiretten-gelen-mektup/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Küçük ellerin secdesi</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/kucuk-ellerin-secdesi/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/kucuk-ellerin-secdesi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 09:52:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hasan Koç</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[namaz]]></category>
		<category><![CDATA[secde]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=3849</guid>
		<description><![CDATA[Soğuk bir kış günü vakit öğle vaktiydi. Öğle ezanının okunmasına çok az kalmıştı. Namaza çıkmak için hazırlanıyordu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/02/kucuk_ellerin_secdesi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3850" style="border: 1px solid black; margin: 5px;" title="kucuk_ellerin_secdesi" src="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/02/kucuk_ellerin_secdesi-280x183.jpg" alt="" width="280" height="183" /></a>Soğuk bir kış günü vakit öğle vaktiydi. Öğle ezanının okunmasına çok az kalmıştı. Namaza çıkmak için hazırlanıyordu.</p>
<p>Evin içinde koşturup duran küçük Ethem, ağabeyinin bu hazırlığını fark etmişti. “Nereye?” dedi ağabeyine. “Camiye gideceğim” dedi bir an duraksayarak o da. “Ben de gelmek istiyorum” dedi. Bu sefer ağabeyi, “Ama dışarısı çok soğuk, donarsın” dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ama montum var benim, üşümem ki” cevabını aldı. “Tamam, anlaştık o zaman, hemen giy gidelim” dedi ağabeyi.</p>
<p style="text-align: justify;">Küçük Ethem hızlıca giyindi, hemen çıktılar evden, ama dışarısı çok soğuktu, güneşin etkisi bile hissedilmiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Koca adamlar cami yerine kahvehaneye giderken, küçük Ethem gibi küçük yavruları kış günü bile camiye çeken bir lezzet vardı. Sıcacık evde oyuncaklarla oynamak varken bu küçük yavruları cezbeden neydi? Bu küçük ellerin secdeye gitmesi ne kadar güzel, ne kadar izlenmeye değer ulvî bir gösteriydi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Camiye yaklaşmışlardı, az sonra secdeye gidecek küçük eller buz kesmişti. Ama sanki melekler ısıtıyordu ellerini küçük Ethem’in. “Üşüdüm” bile demeden ağabeyinden önce koşarak ilerliyordu camiye doğru.</p>
<p style="text-align: justify;">Camiye girmişlerdi, ama ne görsünler, küçük Ethem gibi küçük Ömerler, küçük Ahmetler de oradaydı. Aman Allahım, bu küçük ellerin hepsi secdeye mi gidecekti şimdi? Bu soğukta melekleri kendilerine gıpta ettirerek, olgun insan edasıyla camiye koşan bu yavrucuklar nasıl bir ders veriyordu, büyük görünüp aslında küçük olan insanlara. Bu bir ibret dersi&#8230; Bu safi kalplerin öğüt vermesiydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuklarla büyüklerin sayısı eşitti camide. Ve ezan okunmuş, secdeler başlamıştı.<br />
Küçük Ethem ağabeyinin yanına geldi. Gördüklerini tekrar etmeye başlamıştı. Sünnetler kılınmış, farz başlıyordu. Çocuklar cemaatin arasında dağınık halde duruyordu. İmam “Allahuekber” demişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Birden beş küçük yavrucuk cemaatin arasında dağınık oldukları halde, aynı anda secdeye gitmiş ve kalkmıyorlardı. Aman Allahım minik eller, secdede öpülesi küçük alınlar secdedeydi. Cennet yavrularını semadaki melekler alkışlıyordu. Birden küçük Ethem’in ağabeyinin ve birkaç kişinin namaz ânında gözlerinden yaşlar damlıyordu. Küçük kalplerde bu nasıl bir iman, bu nasıl bir Allah sevgisiydi. Büyüklerin şefaat dileyesi geldi bu yavrucaklardan.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu küçük ellerin secdesi havayı sakinleştirmiş, sert rüzgâr hafiflemiş, güneş ısısını hissettirmeye başlamıştı. Demek hava hiddet ediyordu ezanı duyup gafil kalanlara. Ama bu küçük eller ne büyük işler yapıyor, secdeleri hürmetine onları da affettiriyor, ıslah olmalarına vesile oluyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Namaz sona ermiş, imam cebindeki şekerleri uzatmıştı, “Geleceğin imanlı gençleri olacaksınız sizler.” diyerek bu küçük yavrucaklara.</p>
<p style="text-align: justify;">Ağabeyi, küçük Ethem’in elinden tutmuş evin yoluna koyulmuşlardı. Küçük ellerin secdesiyle sakinleyen havada rahatça eve varmışlardı. Ninesi küçük Ethem’i öpmüş, maşaallah diye sarılmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Küçük Ethem yine büyük insan edasıyla “Ağabey, bir dahaki namaz ne zaman?” diyerek evdeki herkesi ağlatmıştı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/kucuk-ellerin-secdesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kurtuluş reçetesi</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/kurtulus-recetesi/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/kurtulus-recetesi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 09:48:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Muzaffer Karahisar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Ahirzaman]]></category>
		<category><![CDATA[bela]]></category>
		<category><![CDATA[cazibe]]></category>
		<category><![CDATA[fitne]]></category>
		<category><![CDATA[kurtuluş]]></category>
		<category><![CDATA[reçete]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=3847</guid>
		<description><![CDATA[Ahirzamanın, cazibedar fitnesi, şerri, belâsı, maddî ve manevî musibetlerinin kol gezdiği; küfrün, nifakın, fıskın, sefahatin ve dalaletin her türlü yöntemlerle insanlara hücum ettiği, ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Ahirzamanın, cazibedar fitnesi, şerri, belâsı, maddî ve manevî musibetlerinin kol gezdiği; küfrün, nifakın, fıskın, sefahatin ve dalaletin her türlü yöntemlerle insanlara hücum ettiği, bilhassa geçlerin imanlarını vampir gibi emerek dünya ve ahiret saadetlerini yok etmeye çalıştığı dehşetli tehlikeleri içerisindeyiz.</p>
<p>Bu kadar hayati tehlikeler içersinde istikametle yürümek, kalbimizi, ruhumuzu ve aklımızı yaralayan hadiselerin dağlarvari tazyikatından kurtularak sahil-i selamete çıkmanın reçetesi bizleri Yaratan, sahibimiz, Kur’ân-ı Kerim’in içerisinde dercetmiştir. Karanlığın zulmeti şiddetlendikçe ışığın kıymetinin, tesirinin arttığı gibi, asrımızda kurtuluşa muhtaç insanların imdadına Kur’an’ın bu asra bakan manevî bir tefsiri olan Risale-i Nur hakikatleri yetişmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünya ve ahiret hayatımızın, saadeti, zevki ve selameti için hayatımızı imanla hayatlandırıp, farzlarla zinetlendirip, günahlardan çekinmekle muhafaza etmemizin ölçüsünü, enerjisini ve idealini bizlere Risale-i Nur Eserleri vermiştir. “Şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nafi bir nur ve dalalet vadilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehberdir.”1</p>
<p style="text-align: justify;">Bu dünyaya misafir olarak ve imtihan için gönderilen insanoğlu, ebedi âleme göre, bir anı seyyale gibi olan, yıkılan hayat apartmanı ve şimşek gibi geçen ömür tayyaresi içersinde ahiretini kazanmakla mükellef olarak yaratılmıştır. İnsan bütün mahlûkat üzerinde eşref-i mahlûkat, ahsen-i takvîm, muhatab-ı İlâhî ve halife-i arz olarak yaratılmıştır. Emanet-i kübrayı omuzuna yüklenen insan, imtihan için bu dünyaya gönderildiğini idrak ederek, hayatı veren, envai çeşit nimetlerle donatan Allah’ın emirleri doğrultusunda istikametle ömrünü geçirmesi gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu müthiş zamanda, dehşetli düşmanlar karşısında insanlara, cüzi iradesini hayır ve sevap yolunda kullanarak, nefsinin ve şeytanın gösterip teşvik ettiği bid’aların, dalaletlerin, şerlerin ve sefahatlerin yoluna gitmeyip, takva zırhına bürünerek, günahlardan uzak durarak Cehennemden kurtulmanın ölçülerini Risale-i Nurlar ders vermiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Üstad, insanları sefahat ve dalaletten uzak durmaları için akıl ve kalbe hitap ederek gayr-ı meşru lezzetlere uzanan ellere zehirli dikenlerin batacağını hatırlatmıştır. Günahları zehirli bala benzetmiş, aldatıcı olduğunu ve zararlarını nazara vererek ikna yolunu seçmiştir. Her günah içersinde küfre giden bir yol bulunduğunu, kalbi yaralayıp kararttığı tarif etmiştir. Tahkiki iman, amel-i salih, takva, günahlardan kaçınmak ve istiğfar ilâcı ile tedavi yöntemlerini anlatmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Üstad, günahlardan uzak durulması için cehennemin dehşetli korkusunu nazara verip tehdit etme yerine; gayr-i meşru bir lezzetin içersinde yüz elemi, kederi, acıları ve pişmanlıkları göstererek günaha temayülü olan aldatıcı hisleri, hevesleri ve vehimleri teskin ederek kalp, akıl ve ruhun muhakemesine döndürüyor. İnsanın manevî latifelerini kâinat içerisindeki Cenab-ı Allah’ın mucizelerini göstererek ibadete, itaate, hayra, iyiliklere, marifetullaha, muhabbetullaha ve lezzet-i ruhaniye canibine sevdirerek teşvik ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bizler içinde bulunduğumuz asrın tehlikelerini iyi fark etmeliyiz. Hayır, yoluna teşvik eden bir ya da hiç yokken, yüzlerce saik dünyadaki cazibedar şerlere, küfürlere, dalalet ve günahlara nazarları çevirip, cazibelerle teşvik ederek ahiretimizi, iki cihan saadetimizi yok etmeye çalışmaktadır. Ahirzamanda karşılaştığımız manevî hastalıklara ve tehlikelere karşı gerçek teşhisi koyan, tedavi çarelerini sunan Kur’an-ı Kerim’in manevi tefsiri Risale-i Nurları ve Bediüzzaman’ı iyi tanımalıyız, bilmeliyiz, anlamalıyız. Anladıklarımızı hayatımıza düstur edinmeliyiz.</p>
<p><strong>Dipnot: </strong><br />
1. Mektubat, s.41</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/kurtulus-recetesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Haram keyiflerin açtığı hasar</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/haram-keyiflerin-actigi-hasar/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/haram-keyiflerin-actigi-hasar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 09:46:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Süleyman Kösmene</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fıkıh Günlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Mektuplar]]></category>
		<category><![CDATA[gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[günah]]></category>
		<category><![CDATA[haram]]></category>
		<category><![CDATA[hasar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=3845</guid>
		<description><![CDATA[İsmi mahfuz okuyucumuz: “Haram sevmek bize nelere mal olur? Gençlikteki haram ve günah keyiflerin hayatımızda yol açtığı kayıplar üzerinde durur musunuz?”]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">İsmi mahfuz okuyucumuz: “Haram sevmek bize nelere mal olur? Gençlikteki haram ve günah keyiflerin hayatımızda yol açtığı kayıplar üzerinde durur musunuz?”</p>
<p>Ömrün baharı olarak telâkki edilen gençlik, Kur’ân nazarında, eğer iman ve iffet içinde geçerse, âhiret hayatının sabahı hükmündedir.</p>
<p style="text-align: justify;">İffet ve istikamet içinde geçmediği takdirde ise, gençlik çok kısadır. Bir fırtına kadar çabuk, hızlı ve heyecanla akar, eser, geçer, gider.</p>
<p style="text-align: justify;">Gençlik hayatının çabuk gideceğinden aslâ şüphe edilmemesi gerektiğini; yaz’ın güze ve kışa yer vermesi ve gündüzün akşama ve geceye dönüşmesi kesinliğinde, gençliğin de yerini ihtiyarlığa ve ölüme bırakacağını beyan eden Bedîüzzaman Hazretleri; fânî ve geçici gençliğin istikamet dâiresinde iffetle hayra sevk edilmesi halinde o gençlikle ebedî bir gençlik kazanmanın mümkün olacağını, bütün semâvî kitapların ve bütün peygamberlerin bunu müjde ettiklerini kaydeder.</p>
<p style="text-align: justify;">Bediüzzaman Saîd Nursî Hazretlerine göre, güzel gençlik nimeti gayr-i meşrû sefâhet ve haram keyifler için sarf edildiği takdirde; ikisi âhiret hayatında, altısı da dünya hayatında-–hemen—olmak üzere sekiz açıdan kaybedilmiş olur:</p>
<p style="text-align: justify;">Ahiretteki kayıplar şunlardır:</p>
<p style="text-align: justify;">1- Âhiret mes’ûliyeti. Haram gençlik keyifleri, tövbe edilmediği takdirde, Mahşerde ve Mahkeme-i Kübrâ’da geriye dönüşsüz pişmanlıklara sebep olur. Çünkü Cenâb-ı Allah verdiği nimetlerin hesabını sorar. Haramlarla iç içe geçirilmiş şükürsüz bir gençlik orada bize ancak mahcubiyet getirir, yüzümüzü kızartır, başımızı yere eğdirir.</p>
<p style="text-align: justify;">2- Kabir azabı diğer bir uhrevî kayıptır. Haram ve günahla örülmüş bir gençlik, kabir azabını da dâvet eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünyadaki kayıplar ise şunlardır:</p>
<p style="text-align: justify;">1- Haram lezzetin içinde bulunan; bu lezzetin bitmesinden gelen “teessüf” acısı ve sona ermesinden doğan “hüzün” belâsı, yüreğimizi derinden yakar. Çünkü lezzetin helâl olması için alın teri dökersek, bu alın teri ve hak ediş manevî şükür hükmüne geçer; görünüşte bitse de, Allah’ın hazinesinde devamı vardır! Şükredilen her nimet, bir Cennet nimetidir; bitmeyen bir hazineden gelir, bitmeyen bir hazineye götürür. Fakat şükürsüz ve haram lezzetler,—sadece göründüğü kadar olduğundan—çabuk biterler. Bitiş elemi ise, lezzetin verdiği keyiften çok daha acıdır. İnsanı maddî-mânevî yıkar, perişan eder.</p>
<p style="text-align: justify;">2- Haram lezzet; kul hakkını ihlâle ve başkasının hakkını çiğnemeye dayanıyor ise, Allah’ın adâleti gereği buna karşılık gelen dünyevî bedel-–uhrevî tazminatı hariç—, ayrı bir cezâ takdiri olarak en beklenmedik zamanda kapımızı çalar. Burada, “Eden, bulur!”, “Eken, biçer” kuralı işler; bu da bizi mahveder. Helâl lezzetler ise, kendi hakkın ve alın terin olduğundan, böyle bir acı sondan muaftır.</p>
<p style="text-align: justify;">3- Haram lezzetin içinde “kıskançlık” elemi vardır. Taşınmaz, çekilmez, dayanılmaz; çoğu zaman tehlikeli olaylara da sebep olur. Helâl lezzetler ise, “hak” esası üzerine kurulduğundan, özünde bu eleme yol verecek bir boşluk ve tatminsizlik bulunmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">4- Haram lezzetin içinde “ayrılık” elemi vardır. Her dünyevî keyif ve lezzette var olan “ayrılık ve firak” acısı; lezzeti ve keyfi sıfıra indirecek boyutta insan ruhunda tahribât yapar. Helâl lezzetlerde ise, Allah’ın izniyle Cennette tekrar kavuşma gerçekleşeceği için; dünya itibariyle ayrılık olsa da, ebedî ayrılık yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">5- Haram lezzetin tabiatında mukabele görmemek, karşılık bulmamak ve içten sevilmemek elemi vardır. Helâl lezzetler ise; özünde hak ihlâli olmadığından ve karşılıklı nezaket ve saygıyı esas aldığından, bu elemlerden muaftır.</p>
<p style="text-align: justify;">6- Haram lezzetler, insan ruhu üzerinde tahripkârdırlar. Ruhu boşluğa atar, kalbi ağlatır, vicdanı sızlatır, hafızamızı zafiyete uğratır, duyguları yıpratır, insanı bunaltır. Helâl lezzetler ise, Allah’ın verdiği bir izne ve müsaadeye dayandığından; bünyesinde böyle rûhî tahriplere yol açan unsurlar taşımaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bu elemler, acılar ve arızalar; haram keyiflerden gelen cüz’î lezzetleri zehirli bir bal hükmüne indirmektedir. Oysa bütün haram lezzetlerin muadili, helâl dairede mevcuttur. Helâl dairesi geniştir; keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Allah’ın emirleri ise azdır. 1</p>
<p><strong>Dipnot:</strong><br />
1- Şuâlar, s. 186; Asâ-yı Mûsâ, s. 22; Sözler, s. 33.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/haram-keyiflerin-actigi-hasar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/emrolundugun-gibi-dosdogru-ol/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/emrolundugun-gibi-dosdogru-ol/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 09:41:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet ÇETİN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[doğruluk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=3842</guid>
		<description><![CDATA[Efendimizi (asm) ihtiyarlatan âyet namıyla meşhur olan, başlığa da aldığımız âyet meâlinin elbette bize bakan tarafı da olmalı ve vardır. Ona (asm) bakan tarafını o (asm) yaptı, ama ben, “Bana bakan tarafını yapabildim mi?” diye sorarım bu âyeti hatırladıkça…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Efendimizi (asm) ihtiyarlatan âyet namıyla meşhur olan, başlığa da aldığımız âyet meâlinin elbette bize bakan tarafı da olmalı ve vardır. Ona (asm) bakan tarafını o (asm) yaptı, ama ben, “Bana bakan tarafını yapabildim mi?” diye sorarım bu âyeti hatırladıkça…</p>
<p style="text-align: justify;">“Sen insanları tevhide dâvet et. Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma. Ve de ki: ‘Ben Allah’ın indirdiği bütün kitaplara inandım ve aranızda adâlet etmekle emrolundum. Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da sizedir. Hak ortaya çıkmış, aramızda münâkaşaya hâcet kalmamıştır. Allah bizi bir araya toplayıp hükmünü verecektir. Dönüş ancak O&#8217;nadır.’” (Şûrâ: 15.)</p>
<p style="text-align: justify;">Âyetin ortasında bulunan “…Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir…” ifadeleri ile “Rabbenâ mütalâası”na dahil olan bu âyet muhtevâsında fevkalâde hakikatleri ihtiva etmekte.</p>
<p style="text-align: justify;">Her ne olursa olsun “Sen insanları tevhide dâvet et.” Bu dâvette ve hayatında ise: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Seni dalâlete düşürmek isteyenlere karşı dikkatli ol ve “Onların heveslerine uyma.” Sıkıldığında ise “De ki: Ben Allah’ın indirdiği bütün kitaplara inandım ve aranızda adâlet etmekle emrolundum.” Kendilerinin de inandıkları ifadeye başladıklarında ise: “Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir.” diyerek tevhide dâvet et. Kendilerinin masum ve kalblerinin temiz ve dolayısıyla hareketlerinde sorumluluğu almadıkları zaman ise: “Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da sizedir.” diyerek herkesi hareketlerinin sorumluluğuna dâvet et. Artık anla ve anlat ki “Hak ortaya çıkmış”. O halde “Aramızda münâkaşaya hâcet kalmamıştır.” diyerek insanları ikna edip, “Allah bizi bir araya toplayıp hükmünü verecektir.” deyip, neticede ise “Dönüş ancak O&#8217;nadır.” diyerek, “Hükmü Allah’a bırakman gerekir” derim, kendime. Böylece âyetin bana bakan tarafını bir daha tekrarlamış olurum.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne dersiniz, siz de kendi adınıza tekrarlar mısınız?<br />
Üstadım ise, bu âyetin kendine ve Risâlei Nur hizmetine bakan tarafını Birinci Şuâ’ın ikinci âyetinde işaret eder. Hûd Sûresi’nin 105. âyeti ile Şûra Sûresi’nin 15. âyetlerinden iki adet ebcedcifir hesabı ile 1303 (1887) tarihi ile kendisinin tahsile başladığı tarihe işaret ettiğini söyler. 1309 (1893) ile de “harika bir surette, pek az bir zamanda ilimce tekemmül etmesine, tahsilden tedrise başladığı ve üç ayda bir kış içinde on beş senede medresece okunan yüz kitapdan ziyade okuduğu ve o zamanın o muhitte en meşhur ulemasının yanında o üç ayın mahsulü on beş senesinin mahsulü kadar netice verdiği çok mükerrer imtihanlarla ve hangi ilimde olursa olsun sorulan her suale karşı cevabı sevab [doğru cevap] vermekle ispat ettiği aynı tarihe tam tamına tevafukla remzen Risâle-i Nur’un istikametine işarettir.” der.</p>
<p style="text-align: justify;">Âyette geçen “bütün kitaplar”dan maksadın Allah’ın indirdiği kesin ve değişmemiş olarak bilinen bütün kitaplar demektir. Yoksa şu an insanların elindeki muharref olan değildir. Ayrıca insanlar “Âyette geçen hükümlerin bazısına inandım, bazısına inanmadım” der. Böylece hem âyet hem de kendi inançları arasında kendilerince bir isim koyarak orta bir yol tutmak isterler. Buna mukabil âyet adalete işaret eder. Zira bizim Rabbimiz, onların da Rabbidir. Rab aynı olunca husûmete gerek yoktur. Zaten herkes kendi amelinin hesabını verecektir. O halde herkes başkalarıyla uğraşmayı bırakıp kendisiyle alâkadar olmaya, işine bakmaya başlasın.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu âyette geçen Rabbenâ ifadelerinin hatırlattıkları kısaca bunlar olmakla beraber kanaatimizce âyetin can alıcı kısmı ise “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ifadesidir. Bir başka “Rabbenâ Mütalâası”nda buluşmak üzere…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/emrolundugun-gibi-dosdogru-ol/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Münâkaşa sû-i tesir eder</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/munakasa-su-i-tesir-eder/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/munakasa-su-i-tesir-eder/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 09:39:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Baki Çimiç</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Münâkaşa]]></category>
		<category><![CDATA[ölçü]]></category>
		<category><![CDATA[sû-i tesir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=3840</guid>
		<description><![CDATA[Münâkaşa; kısaca ölçüsüz ve mîzânsız tartışmaktır. Aynı zamanda da sert tartışma ve ağız kavgasıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Münâkaşa; kısaca ölçüsüz ve mîzânsız tartışmaktır. Aynı zamanda da sert tartışma ve ağız kavgasıdır.</p>
<p>Bir konu hakkında, hep kendini haklı göstermek için karşısında konuşan kimsenin kalbini kıracak şekilde sözü uzatmak ve gönül incitmektir. Elhâsıl kötü bir huydur. Münâkaşada devrede hisler ve nefisler vardır. Hak, hakîkat ve insâf münâkaşada devre dışıdır. Çünkü akıl, kalb ve rûh münâkaşa meydanında his, nefis ve şeytana mağlûp durumdadır. Neticede kârlı çıkacak olan nefis ve şeytandır. Çünkü münâkaşa hak namına değil his ve nefis hesabına neticelenir. Bu sebeple olsa gerek İmam-ı Şâfiî Hazretleri “Münâkaşa câiz değildir,” demiştir. Çünkü münâkaşada kişinin nefsi ve enesi devreye girip netice menfî olarak sonuçlanacaktır. Böylece münâkaşa bütün mübâhese ve fayda kapılarını kapatmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Münâkaşa dostlukları öldürür ve kalbleri kırar. Hiçbir kimse münâkaşa ile müsbet bir sonuç alamamıştır. Zâhiren aldım sanmıştır, ancak zımnî bir kin ve adâvete sebep olmuştur. Bunun sonucu bir gün mutlaka karşısına çok daha şiddetli olarak çıkacaktır. Allah muhâfaza, belki de telâfîsi mümkün olmayan neticeler olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Müzâhame (sıkıntı ve zahmet verme) ve münâkaşa, yalnız nev-i beşerde olur 1. Zirâ yiyecek, içecek ve sâire şeylerde münâkaşa olur.2 Ancak istifâdede müzâhemet (zahmet verme) ve münâkaşa yoktur. Hatta meşrebimiz münâkaşa ve münâzara olmadığından ve umûr-u uhrevîyede (ahiret işlerinde) hased ve müzâhemet (zahmet verme) ve münâkaşât (tartışma) olmadığından, bu cemiyetlerden hangisi münâkaşa ve rekabete kalkışsa, ibâdette riyâ ve nifâk etmiş gibidir.3<br />
Münâkaşa, husûsan şu zamanda yanlıştır. Medâr-ı münâkaşa bîçare avâm-ı nâsın zihninde sû-i tesir eder. Nûr Talebeleri, teferruattaki ihtilâfı bırakmaya ve medâr-ı münâkaşa etmemeye mecbûrdur. Gâyet ihtiyât ve dikkat ve metânet ile mu’terizlere aldırmamak ve münâkaşa etmemek en ehemmiyetli vazîfeleridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bedîüzzamân Hazretleri “Sakın, sakın münâkaşa etmeyiniz; casus kulaklar istifâde ederler. Haklı olsa, haksız olsa bu halimizde münâkaşa eden haksızdır. Bir dirhem hakkı varsa, münâkaşa ile bin dirhem bizlere zararı dokunabilir.&#8221; 4 Hem münâkaşa, münâzaa (ağız kavgası) ve mesâil-i dîniyede damarlara dokunacak tarafgîrâne mübâhese (bahse girişme) etmemek lâzımdır. 5 Çünkü mesâil-i îmâniyenin münâkaşa sûretinde bahsi caiz değildir. 6 Kardeşlerime tavsiye ediyorum ki, inşikâka (bölünmeye) ve iftirâka (ayrılığa) sebebiyet veren münâkaşa etmesinler. Yalnız müdâvele-i efkâr (karşılıklı fikir alış verişinde bulunma) sûretinde, nizâsız mübahaseye (bahse girişmeye) alışsınlar.” 7 demektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Zirâ, münâkaşa ya gıpta ve hasetten (kıskançlık, çekememezlikten) gelir. Veya münâkaşa, haksızlıktan gelir. 8 Fakat bu zamanda ehl-i îmân mutlaka muârız-muvâfık, dost ve düşman ne olursa olsun münâkaşa zamanı değildir. Mü’min olan muârızların kusûrlarına ehemmiyet verilmesin ve bakılmasın. “Vel âfîne ani&#8217;n-nâs (İnsanların hatalarını affederler)&#8221; 9 düstûrumuzdur.10</p>
<p style="text-align: justify;">İslâmî mesâili münâkaşa etmenin birinci şartı, insafla, hakkı bulmak niyetiyle, inatsız bir sûrette, ehil olanların mabeyninde, sû-i telâkkiye sebep olmadan müzâkeresi caiz olabilir. O müzâkere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muarızın elinde zâhir olsa, müteessir olmasın, belki memnun olsun. Çünkü bilmediği şeyi öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa, fazla birşey öğrenmedi; belki gurûra düşmek ihtimâli var.11</p>
<p style="text-align: justify;">Onun içindir ki İslâmî meseleleri başta Eimme-i Erbaa (dört mezhep imamı) ve Ehl-i Beytin Eimme-i İsnâ Aşer (on iki imamı) olarak Ehl-i Sünnet, medar-ı bahis ve münâkaşa etmeyi caiz görmemişler, menfaatsiz, zararı var demişler.</p>
<p style="text-align: justify;">Ehl-i Hak, yalnız hak için bahse girişmeli. Hak için bahse girişen izhâr-ı fazl etmez (fazîletini, üstünlüğünü ortaya koymaz). Yalnız hakkı arar. Hak hangi tarafta olursa olsun, kemal-i şevk ile alır. Hatta hak, hasım tarafında olsa, hâlis bir hakperest dahâ ziyâde sever. Çünki, istifâde eder. Eğer hak onun sözünde olsa, bir istifâdesi olmaz. Gurûra girmek de ihtimâli var. Fakat hasmın elinden çıksa, hem istifâde eder. Hem teslimiyetle hakka inkiyâdını gösterir. Bir fazîlet dahi kazanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Hakîkat böyle iken, maatteessüf ehl-i hakta ve ulemada hakperestlik nâmı altında, nefisperestlik işe çok karışıyor.<br />
En mühim ve kudsî bir mes&#8217;eleyi, satranç oyunu gibi izhâr-ı fazl yolunda ve müzâkere-i ilmiyeyi, münâkaşa derecesine çıkarılıp, onunla oynuyorlar. Her iki taraf kendini haklı zanneder. Her iki taraf, madem münâkaşa sûretini alıyor, haksızdırlar. Zaten kemmiyeten az olan ehl-i dalâlet, kesretli olan ehl-i hakkın şu hâlinden istifâde ederek, mağlûp edip, perişan ediyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Hem münâkaşacı iki kısım, o mes&#8217;elede hakkı göremezler. Çünkü: Nazar-ı insâf ile bakılmadığı için, tenkîd nazarı hasmının yalnız çürük taraflarını ve taraftarlık cihetiyle kendi nefsinin yalnız iyilik tarafını görür, iyiliklerini onun çürükleriyle müvâzene eder. Elbette bu nazar hakkı göremez, görse de tanımaz! 12</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;..Risâle-i Nûr&#8217;un baş şakirdleri, belki birbirinden çok uzak ve düşman da olsalar Risâle-i Nûr&#8217;un hatırı için Risâle-i Nûr şakirdlerinin mabeynindeki tefânî, birbirini tenkîd etmemek, kusûrunu afvetmek düstûru ile bu iki kardeşim, dünyevî ve cüz&#8217;î ve hissî şeyleri medâr-ı münâkaşa etmesinler. Pederlik ve veledliğin iktiza ettiği hürmet ve şefkatle beraber, Nûr&#8217;un şakirdliği iktizâ ettiği kusûra bakmamak ve afvetmek ve benim çok sevdiğim iki kardeşim&#8211;benim hatırım için&#8212;birbirini tenkîd etmemek lâzım geliyor.&#8221; 13 Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri başka ne desin?</p>
<p style="text-align: justify;">Bir meselede haklı olmak kadar, o meseleyi anlatma zemin ve şartlarımızın da haklı olması gerekir. Hiçbir kimse haklı dâvâsını haksız metodlarla neticeye ulaştıramamıştır. Eğer bir meselede kendimizi haklı addediyor ve hak aramaya başlayacaksak o meseleyi neticeye götürecek olan vasıtalarımız ve metodumuzun da haklı olması gerekir. Meşrû&#8217; zeminlerde meşrû&#8217; dâvâmızı savunmalı ve hakkımızı meşrû&#8217; yerlerde ve zeminlerde aramalıyız. Yoksa haklı iken haksız ve neticesiz bir sonuca ulaşırız.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi hâl böyleyken Nûr’un şakirtleri çok dahâ müteyakkız olmalı. Yazdıklarına, konuştuklarına ve yorumlarına âzamî dikkat etmeli. Münâkaşaya sebep olabilecek ve dahâ ileri hak ve hukûka girebilecek söz ve fiillerden kaçınmalı. Meselelerini ise müzâkere yaparken “insafla, hakkı bulmak niyetiyle, inatsız bir surette, ehil olanların mabeyninde, sû-i telâkkiye sebep olmadan” devam ettirmeli ve zarar vermeden neticelenmesine gayret göstermelidir.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong><br />
1- İşaratü’l İ’caz, 2006, s: 378.<br />
2- İşaratü’l İ’caz, 2006, s: 389.<br />
3- Hutbe-i Şamiye, 1996, s: 104.<br />
4- Şuâlar, 2006, s: 508, 13. Şuâ: Denizli Hapsi Mektupları.<br />
5- Emirdağ Lâhikası-I, 2006, s: 468.<br />
6- Mektubat, 2005, s: 69.<br />
7- Lem’alar, 2005, s: 273.<br />
8- Sözler, 2004, s: 1041.<br />
9- Âl-i İmrân Sûresi, 134.<br />
10- Emirdağ Lâhikası-2 (Gayr-ı Münteşir).<br />
11- Mektubat, 2005, s: 586.<br />
12- Barla Mektupları (Gayr-ı Münteşir).<br />
13- Emirdağ Lâhikası-1, 2006, s: 166.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/munakasa-su-i-tesir-eder/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gayemiz, Risâle-i Nur’un evrensel mesajlarını bütün dünyaya yaymak</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/gayemiz-risale-i-nurun-evrensel-mesajlarini-butun-dunyaya-yaymak/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/gayemiz-risale-i-nurun-evrensel-mesajlarini-butun-dunyaya-yaymak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 09:33:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Tezer</dc:creator>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[evrensel]]></category>
		<category><![CDATA[kongre]]></category>
		<category><![CDATA[mesaj]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=3837</guid>
		<description><![CDATA[Malûmunuz, Risale-i Nur Enstitüsü bu sene 7.’sini düzenlediği Risale-i Nur Kongresi’ni, 23-26 Mart 2012 tarihleri arasında Saraybosna’da gerçekleştirecek. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/02/gayemiz_risalei_nuru.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3838" style="border: 1px solid black; margin: 5px;" title="gayemiz_risalei_nuru" src="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/02/gayemiz_risalei_nuru-242x250.jpg" alt="" width="242" height="250" /></a>Malûmunuz, Risale-i Nur Enstitüsü bu sene 7.’sini düzenlediği Risale-i Nur Kongresi’ni, 23-26 Mart 2012 tarihleri arasında Saraybosna’da gerçekleştirecek.</p>
<p style="text-align: justify;">Biz de bu vesileyle, Risale-i Nur Enstitüsü Sekreteri Ahmet Dursun’la hem kongreyle ilgili, hem de genel olarak Risale-i Nur Enstitü’nün faaliyet alanları, geleceğe dönük hedefleri hakkında konuşmak istedik.</p>
<p>“İnsanlığın her alanda krizlerle boğuştuğu bu zamanda, Risale-i Nur Enstitüsü, üzerindeki mukaddes yükün ağırlığının farkındadır ve bu yükün hamallığını yapmaktan dolayı bu mukaddes vazifeyi omuzumuza yükleyen Rabbimize hamd etmektedir” diyen Ahmet Dursun, Enstitü olarak bütün çabalarının “Bediüzzaman Said Nursî ve Risâle-i Nur’un evrensel Kur’ânî mesajlarını dünyaya yaymak” olduğunu söylüyor.</p>
<p><strong>Öncelikle yeni aldığınız Risâle-i Nur Enstitüsü Sekreterliği göreviniz hayırlı olsun. Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Risâle-i Nur hizmetiyle ilgili en çarpıcı ifadelerden biridir: “Bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş.” Bu tür vazifeleri de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Üstadın bu sözü, yalnızca Risâle-i Nur hizmetlerinin muhtevasına işaret etmekle kalmaz, bu kudsî vazifeyi üstlenen, fedakâr, cefakâr, sadık insanlara da bu vazifenin önemini, kudsiyetini hatırlatır. Elhamdülillah, Nur dairesi böyle insanlarla doludur. Risale-i Nur hizmetleriyle birlikte Enstitü de, cân u gönülden, ihlâslı bir şekilde çalışmış, gecesini gündüzünü bu ulvî hizmete adamış fedakâr insanlarla bu güne kadar gelmiştir. Hepsinden Allah razı olsun. Bu vesileyle hepsine teşekkürlerimi Enstitümüz adına sunuyorum. Onlar bu zor zamanlarda, insanlığın kurtuluşuna vesile olacak Risâle-i Nurların geleceğine yatırım yaparak Üstadımızın müjdelerine, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına muhatap olmuşlardır, diye düşünüyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Biz de bir ihsan-ı İlâhî olarak 1996’dan bu yana Risale-i Nur Enstitüsü’nün çeşitli faaliyetlerinde bulunmaya çalıştık. Çeşitli yayın faaliyetlerinde, panel ve kongre süreçlerinde bir takım katkılarımız oldu. Risale-i Nur Enstitüsü’nün bir yayın organı olan Köprü Dergisinin 90. sayısından itibaren editörlüğünü de yürütüyorum.<br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KUR’ÂN MEDENİYETİNİN İHYÂ VE İNŞÂSI İÇİN ÇALIŞIYORUZ</strong></p>
<p><strong>Risale-i Nur Enstitüsü ne zaman kuruldu? Amacı ve faaliyet alanları nelerdir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Risale-i Nur Enstitüsü, Bediüzzaman Said Nursî’nin ve Risâle-i Nurların daha iyi anlaşılmana katkıda bulunmak amacıyla 1994’ten bu yana faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu bağlamda Risâle-i Nur Külliyatı ve müellifi olan Said Nursî hakkında yapılacak akademik araştırmaları desteklemek ve bu tür çalışma yapmak isteyen kimselere bunun imkânlarını sağlamak amacıyla kurulmuş bir “araştırma-inceleme kuruluşu”dur, bir Risâle-i Nur okuludur. Enstitümüz bu amaç çerçevesinde kuruluşundan bu yana bir çok alanda ilmî faaliyetlerini sürdürmektedir.</p>
<p>Tabiî ki Enstitü’nün bu gayesinin, kuruluş amacının derin bir düşünce planı, mü’minlere yakışır vicdanî bir derinliği vardır. Bu da, başkalarının derdini dert edinmek gibi, inançsızlık ateşiyle kavrulan yüreklere âb-ı hayat, materyalist yaklaşımların açtığı derin yaralara merhem olma gayesidir. Şöyle ki:</p>
<p style="text-align: justify;">Bediüzzaman Hazretlerinin “helâketler ve felâketler asrı” diyerek işaret ettiği bu dehşetli zaman dilimi bu günlerde çeşitli krizlerle kendini gösteriyor. Temelinde insanın bitmek tükenmek bilmeyen hırsı ve sınır tanımaz hazcılığı yatan bu krizler insanlığın her iki dünyasını da tehdit ediyor. Dünyamızın dört bir yanından feryatlar yükseliyor. Bir yanda dayandığı kuvvet prensibiyle masumlara musallat olup savaş ve terörle güzelim coğrafyaları kana bulayanlar, diğer yanda açlığın pençesinde can çekişenlere inat git gide vicdanı ve bedeniyle obezleşenler, kendini hazcılığın pençesine bırakan yığınlar… Bir yanda hâlâ dayandığı batıl ideolojilerle, “izm”leriyle insanlığa yıkıcı, öldürücü bir gelecek hazırlamaya çalışanlar, insanlığı varlık gayesinden uzaklaştırarak onların ebedî hayatını tehdit edenler; diğer bir yanda da çeşitli sorgulamalarla varlığını anlamlı kılacak arayışlar…</p>
<p style="text-align: justify;">Bu noktada Risale-i Nur Enstitüsü; “Karşımda müthiş bir yangın var, içinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor” diyerek bütün insanlığın imanı namına haykıran bir Şefkat Kahramanının eserlerini yaşatmanın, fikirlerini bütün dünyaya yaymanın gayreti içindedir. Dünyanın fikrî, ahlâkî, ekonomik krizlerle bunaldığı bir zamanda bütün insanlığı iki cihan saadetiyle buluşturacak Kur’ân medeniyetiyle tanıştırma gayreti içindedir. Bu bağlamda Risale-i Nur Enstitüsü ideolojilerin, günlük siyasetlerin, gelip geçici heveslerin ya da dünyevî makamların yeri ve âleti hiçbir zaman olmamış, Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin hiçbir şeye âlet etmediği iman Kur’ân hakikatlerini muhtaç gönüllere yetiştirme azmiyle tutuşmuştur, tutuşmaya devam etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Zira, Risâle-i Nur eserleri asrımızın bütün yaralarına merhem olabilecek nitelikte bir Kur’ân tefsiridir. Her alanda ahir zaman dedirtecek dehşetli bir dönemdeyiz; ama aynı zamanda Yaratıcısı ile ilişkilerini zedeleyen modern çağ insanının bu ilişkisini tamire çalıştığı, her alanda karşılaştığı derin problemlere çözümler aradığı bir dönemdeyiz. Risale-i Nur Enstitüsü, yalnızca kendisiyle temas kurmuş insanlarla değil, bütün insanlığı kucaklayacak tarzda, herkesin problemlerine mü&#8217;mince, Kur’ânî bakış açısıyla çözüm önerileri sunmak gayreti içindedir. Doğru İslâmiyet ve İslâmiyete lâyık doğruluğu, herkesin saadetini tazammun eden Kur’ân medeniyetinin imkânlarını göstermek, bunun yol haritasını çizmek arzusundadır. Bunun için de akademik-fikrî, sosyal ve kültürel faaliyetlerde bulunmaktadır. Kongre ve panel gibi çeşitli ilmî faaliyetleri tertip etmek, Risâle-i Nur’un bakış açısını gündeme taşımak maksadıyla konferans ve seminer gibi toplantıları düzenlemek, yayın faaliyetlerinde bulunmak bunlar arasında sayılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hâsılı, insanlığın her alanda krizlerle boğuştuğu bu zamanda Risale-i Nur Enstitüsü üzerindeki mukaddes yükün ağırlığının farkındadır ve bu yükün hamallığını yapmaktan dolayı bu mukaddes vazifeyi omzumuza yükleyen Rabbimize hamd etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ENSTİTÜ SAYFAMIZ GERÇEK BİR OKUL NİTELİĞİNDE</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Enstitü olarak, Yeni Asya’da uzun yıllardır Bediüzzaman ve Risâle-i Nur üzerine akademik çalışmaların yer aldığı bir Enstitü Sayfası da çıkarıyorsunuz. Bu sayfa, yayın anlamında pek çok meyve verdi ve ilgiyle de takip ediliyor. Bu sayfa ne şekilde ve nasıl bir vizyonla hazırlanıyor? Genel olarak anlatır mısınız?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Enstitü Sayfası Risâle-i Nur’un şerhi olabilecek çalışmalara kaynak olmak amacıyla çıkmaya başladı. Risâle-i Nur’da yer alan kavramların incelenmesi, portre, gündemi Risâle-i Nur ekseninde yorumlama, Risâle-i Nur’da yer alan çeşitli meselelerle ilgili sorulara cevap verme, çeşitli mevzuları şerh etme gibi çeşitli başlıklar altında, akademik bir ciddiyetle oluşturulmaktadır. Bu sayfalar bir okul niteliğinde yeni, genç araştırmacı-yazarlarımızın yetişmesine imkân sağladı. Risâle-i Nur ile ilgili çalışmalarını yayımlamak isteyen akademisyenlerimiz için önemli platform haline geldi. Burada yayımlanan yazılar zamanla kitap haline getirilerek okuyucularımızın hizmetine sunuldu. Bu anlamda Enstitü Sayfası, hem yeni yazarlarımızın yetişmesini sağlamak hem de Risâle-i Nur’un daha iyi anlaşılmasına hizmet etmek açısından ileri bir vizyonun temsilcisi oldu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KÖPRÜ, MESELELERE RİSÂLE-İ NUR PERSPEKTİFİNDEN BAKIYOR</strong></p>
<p><strong>Yine Risale-i Nur Enstitüsü’nün bir yayını olan Köprü dergisiyle ilgili bilgi verir misiniz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Köprü Dergisi üç ayda bir belirli bir dosya konusuyla okuyucusunun karşısına çıkan bir fikir dergisidir. Köprü, günümüz Türkiye’sinde adından söz ettiren birkaç ciddi fikir dergisi arasında anılmaktadır. “İlme, irfana, ümrana” diyerek başladığı yayın hayatında 116. sayısına ulaşmanın sevincini yaşamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Köprü de, Risale-i Nur Enstitüsü’nün kuruluş gayesi çerçevesinde, Türkiye’nin yaşadığı sosyal-manevî buhranlara Bediüzzaman Said Nursî’nin görüşleri ışığında dikkat çekmeyi, çeşitli meselelere Risâle-i Nur perspektifinden bakmayı amaçlamaktadır. Yaşadığımız dünyanın siyasî, sosyal, ekonomik problemlerine dikkat çekmekle kalmayan Köprü, Risâle-i Nur’la ilgili araştırmaları destekleyerek ve Risâle-i Nur’daki temel konulara akademisyenlerin dikkatini çekerek de önemli bir görevi üstlenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Köprü, Risâle-i Nur’un bakış açılarıyla, varlığını tekrar idrak etme yolunda, Risâle-i Nur’un günümüz insanına sunduğu imkânları analiz etmeye çalışarak İman ve Kur’ân hakikatleri ile insanları tanıştırmayı amaçlayan bir fikir dergisidir. Bu bağlamda Köprü’yü hak ettiği yerlere taşımak, hakikati arayan her bireyin elinde olmasını sağlamak da hedeflerimizden biridir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>SARAYBOSNA’DA YAPILACAK KONGRE, ÖNEMLİ BİR SEMBOLİK DEĞERE SAHİP</strong></p>
<p><strong>Risale-i Nur Enstitüsü olarak Mart-2012’de Saraybosna’da gerçekleştirmeyi planladığınız “Risale-i Nur Kongresi” hakkında bilgi verir misiniz? Neden Saraybosna? Kongrenin konusu ne olacak? Katılımcılar kimler? Bu faaliyetle hedeflenen nedir? Beklentileriniz neler?</strong></p>
<p>Risale-i Nur Enstitüsü olarak her yıl yapmakta olduğumuz Risale-i Nur Kongresi’nin yedincisini 23-25 Mart 2012 tarihlerinde Saraybosna’da, Uluslararası Saraybosna Üniversitesi ile birlikte yapacağız inşallah. Burada, kongre’nin konusu olarak belirlediğimiz “Said Nursî’nin Medeniyet Anlayışı” başlığı altında beş masa çalışması yapılacaktır. 25 Mart Pazar günü de, Uluslararası Saraybosna Ünivesitesi’nin bize tahsis ettiği salonda, Bosnalı kardeşlerimizin ve üst düzey bürokratların da dinleyici olarak katılacağı “Said Nursî’ye Göre İnsanlığın Kurtuluş Reçetesi: Kur’ân Medeniyeti” başlığı altında panel yapılacaktır. Panelistlerimizden biri, Bosna’nın Mehmet Âkif’i olarak anılan, aynı zamanda bir ilahiyat profesörü olan muhterem Cemalettin Latiç olacak. Latiç, geçtiğimiz günlerde Hutbe-i Şamiye’yi Boşnakça’ya çevirmiş değerli bir ilim adamı. Bosnalı Müslümanların ve İslâm âleminin çektiği sıkıntılarla muzdarip olduğunu bize söyleyen Latiç’in katkılarıyla kongrenin hedeflerini gerçekleştireceğini ümit ediyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Neden medeniyet? Medeniyet kavramı, düşünce tarihi boyunca çok farklı algılamalara ve tanımlamalara konu oldu. Biz bu kongre ile kavram üzerinde yürütülen entelektüel tartışmaları yeniden gündeme getirmekten ziyade, birçok alanda yeni yeni krizlerle karşı karşıya olan insanlığı huzura kavuşturabilecek yeni bir medeniyet anlayışının izlerini sürmeyi amaçlıyoruz. Zira çağımızın İlâhî mesajlardan arındırılmış seküler medeniyet anlayışı, farklı alanlarda problemler yumağı içinde kıvranan bir dünya fotoğrafı sundu. Günümüz insanı bilim ve teknolojide akıl almaz derecede ilerlemesine ve maddeten istediklerini elde etmesine rağmen varlığın anlamını yitirerek iç dünyasında geriledi. Ahlâka, iyiye ve güzele dair temel değerlerini kaybederek para, güç, kariyer ve sefahetin pençesine düştü. Hazcılık ve faydacılıkla sefihleşen, bencilleşen insanlık sosyal, kültürel ve ekonomik krizlerle karşı karşıya kaldı. Bediüzzaman’ın ifadeleri ile geçmiş asırların bütün vahşetini bir defada kusacak kadar vahşîleşen insanoğlu milyonlarca insanın ölmesine yol açan savaşların müsebbibi olarak barbarlaşırken barış iklimlerini tehdit eden şiddet ve terör gibi olguları yaygınlaştırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Biz de Risale-i Nur Enstitüsü olarak bu kongre ile, hatalarından ders alma istidadındaki insanlık için varlığını anlamlandırabileceği, Yaratıcısıyla ilişkilerini tamir edebileceği, hiçbir metanın esiri olmadan hakiki hürriyete sahip olarak yaşayabileceği bir dünyanın imkânlarını araştırmayı amaçladık. Hareket noktamızı insanlığa adalet, fazilet, kardeşlik, dayanışma, hakperestlik, hakikî hürriyet vaad eden Kur’ân medeniyetinin esaslarını temellendiren “Said Nursî’nin medeniyet anlayışı” olarak belirledik.</p>
<p style="text-align: justify;">Saraybosna bu bağlamda önemli bir sembolik değere sahip. Hem Bediüzzaman Said Nursî’nin Balkan seyahatine tekabül eden 1912’nin 100. yılı olması hasebiyle, hem de Doğu Batı arasında eşik vazifesi gören bir yer olması dolayısıyla Bosna’yı seçtik. Bosna, Osmanlının Batı’ya açılan kapılarından biriydi. Buraları kaybeden Osmanlı, Batı’dan gelen pozitivist akımlara kapılarını açarak kültür ve medeniyet sahasında buhranlarla tanışmıştır. İnşallah, tahribatın başladığı yerleri tamir edebilmek, oradan uzanarak Avrupa’ya Kur’ân Medeniyeti’nin prensiplerini ulaştırmak gayemizin, izn-i İlâhî dairesinde, takipçisi olacağız.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>BÜTÜN GENÇLERİMİZİ RİSALE-İ NUR ENSTİTÜSÜ’NE DÂVET EDİYORUM</strong></p>
<p><strong>Risale-i Nur Enstitüsü’nün gelecekle ilgili plan ve hedefleri nelerdir?</strong></p>
<p>Enstitümüz bu güne kadar Risâle-i Nur ve müellifi Bediüzzaman Said Nursî ile ilgili her türlü çalışmayı desteklemiş ve desteklemeye devam etmektedir. Bu bağlamda kitap çalışmaları yapmak ve benzeri çalışmaları desteklemeyi görev addederiz. Enstitümüz bünyesinde bu bağlamda neşredilmiş bazı kitaplar oldu, inşallah bundan sonra da olacaktır. Bu çalışmaları arttırmak niyetindeyiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Enstitü bünyesinde çıkarılan Köprü dergisi artık kurumsal kimliğiyle, fikir dünyasında saygın bir fikir dergisi olarak yerini almıştır. Köprü’nün çalışmalarını devam ettirmek, Köprü Kitaplığı adı altında kitap çalışmaları yapmak, genç nesillerin kendilerini yetiştirebileceği akademik ortamları hazırlamak istiyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Risale-i Nur Enstitüsü’nün 1997 yılında başlattığı “Risâle-i Nur Çalışmaları Projesi” hâlen geçerlidir. Bu proje Risâle-i Nur ve Bediüzzaman Said Nursî ile ilgili çalışmalar yaparak, bunların yayın yolu ile değerlendirmek maksadıyla başlatılmıştır.<br />
Bu çalışmalara yardımcı olmak için arşiv, kütüphane, eğitim ve araştırma merkezleri kurmak da Enstitü’nün görevleri arasındadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Enstitümüz bilhassa genç beyinlere büyük önem atfetmektedir. Üstadımızın “Acele ettim kışta geldim, sizler cennet-asa baharda geleceksiniz” diye seslendiği Saidler, Hamzalar diye hitap ettiği gençlerimizin Enstitümüze yaptığı katkılar, bu kudsî dâvâ için paha biçilemez kıymettedir. Maddi saltanat düşkünlüğünün moda haline geldiği bir zamanda manevî makamlara talip olan genç kardeşlerimi tebrik ediyorum. Enstitü’nün geleceğinin onların imzalarıyla şekilleneceğine inanıyorum. Bu vesileyle, Risâle-i Nur ırmağından beslenmek isteyen bütün gençlerimizi Risale-i Nur Enstitüsü’ne dâvet ediyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>RİSÂLE-İ NUR’UN CİHANŞÜMÛL MESAJLARI FARKLILIKLARI BULUŞTURUYOR</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Son olarak neler söylemek istersiniz?</strong><br />
Bediüzzaman’ın fikirlerini akademik alanlara taşımak ve farklı zeminlerde tartışmak, bu fikirler eşliğinde çağımız insanının sorunlarına çözümler üretebilmek gibi bir gayeyi de içinde barındıran Risâle-i Nur Enstitüsü, yaptığı akademik faaliyetlerle Risâle-i Nur hakikatlerinin farklı zeminlerde makes bulmasına vesile oldu. 28 Şubat sürecinde takibata uğrayan, çalışmaları engellenen Enstitümüz, son birkaç yıldır gerçekleştirdiği organizasyonlarla hem Türkiye’nin demokratikleşme sürecine katkıda bulunmakta hem de insan merkezli yapıların nasıl olması gerektiği hususunda yol göstermekte, bu husustaki tartışmaların öncüsü olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Arşivimize bakanlar görecektir; bugün düşünce hayatımıza yön veren isimlerin bir çoğu ile her kesimin şöyle veya böyle teması olmuştur. Ancak Bediüzzaman resmi altında bu isimleri bir araya toplayabilmek ve tartıştırabilmek ayrı bir önem arz etmektedir. Resimden daha fazla öne çıkan fotoğrafın ifade ettiği anlamdır. Bu fotoğraf, Risâle-i Nur hakikatlerinin farklı çevre ve zeminlerde nasıl makes bulduğunun göstergesidir. Türkiye’nin farklı zihniyete, dünya görüşüne ve kültüre sahip aydınlarını Risâle-i Nur ismi altında, aynı karede buluşturan ne şahıstır, ne de madde ve güçtür. Risâle-i Nur’un cihanşumül mesajları ve dertlere derman niteliğindeki fikirleri, farklılıkları aynı zeminde buluşturmaya yetmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Risale-i Nur Enstitüsü’nün yaptığı ilmî faaliyetler geleceğe ışık tutmakta, bu faaliyetler ilmek ilmek geleceği örmektedir. Kur’ân medeniyetinin ihya ve inşası uğrunda girişilen bu faaliyetler, dar kalıplara ve kısır çekişmelere feda ettirilmeye çalışılan Nur hizmetlerinin yerellikten evrenselliğe uzanan işaretlerini de sunmaktadır. Risâle-i Nur Enstitüsü, yakın bir gelecekte, Risâle-i Nur kaynağından su içmek isteyen ilim dünyasının buluşma noktası olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Teşekkür eder, şahs-ı manevinin duâsını daima arkanızda bulmanızı diler, “Bediüzzaman ve Risâle-i Nur’u bütün dünyaya tanıtma” gayenizde hayırlı muvaffakiyetler temennî ederiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ben teşekkür ederim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/02/gayemiz-risale-i-nurun-evrensel-mesajlarini-butun-dunyaya-yaymak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

