<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yeni Asya İnternational</title>
	<atom:link href="http://www.yeniasya-international.de/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yeniasya-international.de</link>
	<description>Yeni Asya gazetesinin international baskısı</description>
	<lastBuildDate>Sat, 19 May 2012 20:43:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Birkaç yüz kelime ve mefhumu ezberlemeye değmez mi?</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/05/birkac-yuz-kelime-ve-mefhumu-ezberlemeye-degmez-mi/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/05/birkac-yuz-kelime-ve-mefhumu-ezberlemeye-degmez-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 May 2012 20:43:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali Ferşadoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ali Ferşadoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=4911</guid>
		<description><![CDATA[Bazıları “Risâle-i Nur, dili ağır bir tefsirdir” diyorlar. Aslında anlaşılması zor olan o değil, anlayışı kıt ve hafif olan biziz! Risâle-i Nur’un ağırlığı:]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bazıları “Risâle-i Nur, dili ağır bir tefsirdir” diyorlar. Aslında anlaşılması zor olan o değil, anlayışı kıt ve hafif olan biziz! Risâle-i Nur’un ağırlığı:</p>
<p>* İmân esaslarını,<br />
* Esmâ-i Hüsnâ’yı (Allah’ın en güzel isim ve sıfatlarını)<br />
* İslâm şartlarını<br />
* Tefsir, hadîs, kelâm, fıkıh, tasavvuf ve ahlâk ilimleri literatüründeki orijinal mefhum, kavram, tâbir ve kelimeleri kullanmasından kaynaklanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu da pek tabiîdir. Çünkü, her düşünce, her inanç ve ilmî disiplin kendine has, orijinal mefhûm ve tâbirlerle anlatılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bununla birlikte; kendi kendisinin hocası olan Risâle-i Nur, kendisini anlamanın, ağır üslûbunu çözmenin formüllerini de veren müstesna bir özelliğe sahiptir.</p>
<p style="text-align: justify;">Onun üslûbunun püf noktalarını çözmek için az bir dikkat ve yoğunlaşma kâfidir.<br />
Hepimiz bir işi yapmaya veya bir eseri okumaya niyetlendiğimiz andan itibaren düşünür ve kendimize sorarız: Kazancım ne olacak? Bu, lisânı ağır denilen Risâle-i Nur Külliyatı için de olmalıdır. Acaba, onu okursak kazancımız ne olacak?</p>
<p style="text-align: justify;">Altında nehir, dere akan, çepeçevre bağ ve yeşilliklerle kuşatılmış, müstakil, dubleks, kırmızı kiremitli, şirin bir ev veya son model bir otomobil sahibi olmak yüzde doksan dokuzumuzun hayâlidir. Bunları hayâl mertebesinde bırakmaz, gerçekleştirmek için gece-gündüz senelerce didinir, uğraşır, ölesiye çalışır, çabalarız. Yine de çoğumuz bu arzusuna ulaşamadan bu fâni dünyadan âni olarak göçüp gidiyor!</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi, dünya ile sonsuzluk yurdundaki arsa ve köşkleri kıyas edelim: Dağ başında bir arsanın metrekaresi kaç lira eder? Bedava; gidin; güle güle oturun! Ya köyde bir tarlanın fiyatı nedir? Yol, su, elektrik, sosyal imkân ve hayat şartlarına bağlı olarak değişir: Yüz bin liraya bulunabileceği gibi, bir, on, yirmi milyon liraya da bulmak mümkündür. Kasaba ve şehirde ise yüz milyon liraları bulur. İstanbul, İzmir’in boğaz içindeki yerinin metrekaresi milyarlar, evler ise trilyon liralar gibi astronomik rakamlarla ifâde edilir!</p>
<p style="text-align: justify;">Altında süt ile bal nehirlerinin aktığı; her türlü meyvenin, çiçeğin, sevimli hayvanın bulunduğu bağ-bahçe içinde; hiçbir gediğin, eksiğinin bulunmadığı; gümüş, altın, zümrütle süslenmiş sonsuza kadar sürecek bir köşk çok pahalıdır! Ve bunun için çabalamak gerekir. Aslında Cennet köşkünün fiyatı inanılmaz derecede ucuzdur. Sonsuz hazineler Sahibi, cömertliğinin gereği onu bize, “imân, zikir, şükür ve fikir” karşılığında çok ucuza satıyor! Öyle ise, zamanımızın çoğunu Cennette bir köşk sahibi olmak için harcamalı değil miyiz?</p>
<p style="text-align: justify;">Bir işe girebilmek için, senelerce çırak olarak çalışıyor veya ömrümüzün 20-25 yılını binbir zahmet ve masraflara katlanarak okumakla geçiriyoruz. Yabancı bir lisan öğrenmek için sıkı çalışıyor; binlerce kelime, yüzlerce kaide ezberliyor; kurslara milyonlarca para ödüyoruz. Acaba, Cennete girebilmek ve sakinleriyle anlaşabilmek için ne kadar ağır da olsa, Kur’ân ve imân dili birkaç yüz mefhumu veya birkaç bin kelimeyi öğrenmek için Risâle-i Nur’u okumaya değmez mi?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/05/birkac-yuz-kelime-ve-mefhumu-ezberlemeye-degmez-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Risâle–i Nur hakkında&#8230; Hakikat: Herkesin anlayacağı tarzda Vehim: Hayır, dili anlaşılmıyor</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/risale-i-nur-hakkinda-hakikat-herkesin-anlayacagi-tarzda-vehim-hayir-dili-anlasilmiyor/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/risale-i-nur-hakkinda-hakikat-herkesin-anlayacagi-tarzda-vehim-hayir-dili-anlasilmiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Apr 2012 20:34:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Latif Salihoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[M. Latif Salihoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[fitne]]></category>
		<category><![CDATA[şüphe]]></category>
		<category><![CDATA[Taklit]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=4909</guid>
		<description><![CDATA[Risâle–i Nur'un anlaşılması hususunda, bir tarafta şüphe, vesvese, tereddüt hasıl eden, dahilî nifak ve iftirak havası körükleyen vehim ve hayal mahsûlü fikirler serd ediliyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Risâle–i Nur&#8217;un anlaşılması hususunda, bir tarafta şüphe, vesvese, tereddüt hasıl eden, dahilî nifak ve iftirak havası körükleyen vehim ve hayal mahsûlü fikirler serd ediliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir tarafta ise, hak ve hakikate istinad eden müdellel beyânlarla, bilumum şüphe ve tereddütler birer birer izâle edilmeye çalışılıyor.</p>
<p>Şimdi, biz de &#8220;Risâle–i Nur&#8217;un dili ağırdır, anlaşılmıyor; dolayısıyla sadeleştirerek kolaylaştırmak lâzımdır&#8221; diyerek tahrifatta bulunan, bu tarz teşebbüslere arka çıkan, yahut yapılan tahribata kılıf uydurmaya çalışan fikir ve kalem erbabının, tesbit edebildiğimiz iddialarından şimdilik iki tanesini zikrederek bunlara gereken cevapları vermeye çalışalım.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada herhangi bir isim belirtmeyeceğimiz için, inşaallah kimsenin hissiyatı rencide olmaz.<br />
Zaten, burada mühim olan şahıs ve şahsiyât değil, fikir ve fikriyâttır.<br />
* * *<br />
Vehim: Risâle–i Nur&#8217;un dili ağırdır, anlaşılmıyor. Daha iyi anlaşılsın ve daha çok kimse okusun diye, lisânını değiştirmek ve dilini sadeleştirmek lâzım.</p>
<p style="text-align: justify;">Hakikat: Üstad Bediüzzaman, pek çok yerde Risâle–i Nur&#8217;u herkesin istifade edebildiği bir bahçeye benzetir.</p>
<p style="text-align: justify;">Meselâ, Âyetü&#8217;l–Kübrâ&#8217;nın &#8220;İfade–i Meram&#8221;ında şöyle der: &#8220;Bu ehemmiyetli risâlenin, herkes her bir meselesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat, eline girdiği miktar yeter. O bahçe yalnız onun için değil; belki, elleri uzun olanların hisseleri de var.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Hazret–i Üstad, umum Nur Risâleleri hakkında 8. Şuâ&#8217;nın 8. Remiz&#8217;inde sarf ettiği şu ifadeler ise, &#8220;Risâleler anlaşılmıyor&#8221; tezini temelden çürütüp vehimleri izâleyor: &#8220;Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kaleleri sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mü’min, tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman–ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. Risâle–i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakaik–i Kur’âniye ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli bürhanlarla ispat ederek yapmış.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Elhak, Risâle–i Nur&#8217;un beyânları, herkesin derecesine göre anlayacağı bir tarzdadır. Aksi yöndeki iddiaların hiçbir kıymet–i harbiyesi yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Vehim: Risâleleri sadeleştirerek neşredenler, ehl–i iman kardeşlerimizdir. Uhuvvet bağlarını, kardeşlik haklarını da unutmayalım; onlarla uğraşmayalım, sert tenkitlerde bulunmayalım. Bu işi iyi niyetle yapmışlardır. Uğraşacak daha büyük düşmanlar vardır. Düşmanları sevindirmeyelim.</p>
<p style="text-align: justify;">Hakikat: Düşman dediğiniz, acaba yapabilir mi böylesine tahribatlı bir tahrifatı? Bu türden zararlı teşebbüsler, elbette ki dost cephesinden gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilerek, bilmeyerek dost cephesinden gelen bu tahribatı harbî düşman elbette ki yapmaz ve yapamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Evet, uhuvvetimizi muhafaza edelim. Lâkin, uhuvvetin zarar görmesine kim sebebiyet verdi? Tahrifata teşebbüs edenler mi, buna karşı çıkanlar mı?</p>
<p style="text-align: justify;"> Bu fiile sebep olanlar, yaptıklarından vazgeçtikleri takdirde, inşaallah yaşanan sıkıntı da izale olup gidecektir.<br />
* * *<br />
Mühim bir suâle cevap teşkil edecek bir husus da şudur: Risâleler Latinceye çevrilirken, huruf–u Kur&#8217;ân ve sâir Arabî ibareler aynen muhafaza edilmiştir. Sadece Osmanlıca Türçesiyle yazılanlar Latince olarak basılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Taklitlerinden sakının&#8221;</strong><br />
Nur&#8217;un lisânını değiştirip tahrif ederek Risâleleri piyasaya sürenlerin iddialarına cevap mahiyetindeki yazılarımızı dikkatlice okuyup çokça istifade ettiğini söyleyen bir kardeşimiz, aynı tahrifatçılar tarafından dillendirilen aşağıdaki hususa da bir açıklık getirmemizi istiyor.</p>
<p>İşte sadeleştirme adı altında yapılan tahrifatın tesiriyle hareket eden kimselerin etrafa yaydıkları vehimli, sorunlu, arızalı fikir: &#8220;Risâle–i Nur&#8217;un aslı meydandadır. Aslı ortadan kalkmış değil. Buna alternatif olarak neşredilen sadeleştirmiş Lemalar&#8217;a karşı çıkmanın mantığı ne? İsteyen aslını okur, isteyen de alır bunu okur. Bunda yadırganacak ne var?&#8221;</p>
<p><strong>İzâhlı cevap:</strong><br />
Gerçek altın ile gerçeğine benzetilerek piyasaya sürülen sahte altın arasındaki fark ne ise, gerçek Lem&#8217;alar ile içi tahrif edilmiş Lem&#8217;alar arasındaki fark da odur.</p>
<p style="text-align: justify;">Sarraflar ve diğer ilgililer, gerçeğine benzetilen sahte altın konusunda vatandaşı sürekli şekilde ikaz edip duruyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Sakının, dikkat edin&#8221; diyorlar ve ekliyorlar: &#8220;Kalpazanlar tarafından yapılmış sahte çeyrekler, sahte cumhuriyetler piyasaya sürülmüş. Altın alırken, mutlaka dikkat edin. Bunları güvenilir yerlerden alın. Aksi halde aldatılmış, kandırılmış olursunuz.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Vatandaşın bu hususta aldanması, elbette ki gerçeğine benzetilen altınlar sebebiyledir. Üstelik, benzetmede ne derece maharet gösterilse, aldanma riski de o derece yüksek olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Zira, aslına zıt olan, yahut aslından farklı olan bir mal, bir para veya altın nüshası, müşteriyi aldatmaz, aldatamaz.<br />
Demek ki, bu gibi konularda son derece dikkat göstermek, tedbirli davranmak ve duyarlılık sahibi olmak gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Aksi halde, altın ve para piyasasına güven kalmaz. Piyasa allak bullak olur.<br />
* * *<br />
Bir eserin aslını bozduktan sonra yine aynı isim ve imza ile o eserin piyasaya sürülmesi, kadim dost Mustafa Özcan&#8217;ın da tâbiriyle &#8220;kalpazanlık&#8221;tır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kalpazanlar, paranın aslını taklit ederek bastıkları sahte paraları piyasaya sürerler.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yaptıklarıyla, kendileri belki nemâlanırlar; fakat piyasanın dengesini bozarlar. Şayet buna bir müdahale olmazsa, ortada güven diye bir şey kalmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Acaba hiç mümkün müdür ve hiç akıl–vicdan kabul eder mi ki, sahte olarak üretilmiş para veya altın piyasada serbestçe dolaşıma girsin ve hiç müdahale görmesin?</p>
<p style="text-align: justify;">Düşünün ki, tedavülden kalkmış ve tamamiyle tarihe mal olmuş eserlerin (hatta kalıntıların) taklit edilmesi dahi ahlâkî bir davranış olarak kabul edilemiyor; dahası şiddetle yadırganıyor ve birçok yerde yasaklanıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Nerede kaldı, tedavülde olan kıymetli eser ve metaların taklitlerine göz yumulması&#8230;<br />
* * *<br />
İşte, asıl konumuz olan Risâlelerin aslı ve benzetilenleri arasındaki durum da aşağı yukarı aynıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Evet, vehimli suâlde de ikrar ile ifade edildiği gibi, Nur Risâlelerinin aslı meydandadır; yani, hâlen tedavüldedir, dolaşımdadır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Üstelik, buna duyulan ihtiyaç ve talepte de herhangi bir sıkıntı, bir zaaf emaresi yok: Seksen yıldır, Kur&#8217;ân hariç &#8220;Bütün zamanların en çok okunan eserleri&#8221;dir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani, Nur Risâleleri &#8220;lisân–ı aslisi&#8221;yle bu derece okunuyor ve kabul görüyor iken, siz neden tutup bunların taklitlerini aynı &#8220;Nur piyasası&#8221;na sürme cihetine gidiyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">Aslı ortada var iken, tutup tahrifat yapma hususundaki iddia ve gerekçeniz ne olursa olsun, neticesi zarardır, güvensizliği yaymaktır, aslı ile sahtesinin karışmasına hizmet etmektir, başka bir şey değil&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Böylesi bir tahrifata sessiz ve duyarsız kalmak ise, &#8220;hakkın hatırını âlî tutma&#8221; dâvâsını güdenlerin işi değildir ve olamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Onlar, Nur dairesindeki emniyeti ihlâl eden, zihinlerde &#8220;Risâlenin aslı mı, yoksa taklidi mi?&#8221; tereddütlerine sebebiyet veren, zamanla daha ne gibi tahribata yol açacağı şimdiden kestirilemeyen bir dehşetli &#8220;kalpazanlık&#8221; furyası karsışında nemelâzım diyemez, sessiz–suskun bir vaziyette kalıp duramazlar.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte, burada bizlerin yaptığı da budur. Bizler her vesileyle &#8220;Aman dikkatli olun, müteyakkız davranın, taklitlerden sakının, hukuk–u Nuriyeyi muhafazaya ve müdafaaya tâ âhir ömre kadar devam edin, devam edelim&#8221; diyoruz ve bunları söylemek bizlere borç olsun demeyi de vazife telâkki ederek, sizleri hürmet ve muhabbetle selâmlıyoruz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/risale-i-nur-hakkinda-hakikat-herkesin-anlayacagi-tarzda-vehim-hayir-dili-anlasilmiyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kâinatı okumayı öğreten okul</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/kainati-okumayi-ogreten-okul/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/kainati-okumayi-ogreten-okul/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Apr 2012 20:32:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Çakır</dc:creator>
				<category><![CDATA[Faruk Çakır]]></category>
		<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[okul]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=4906</guid>
		<description><![CDATA[Eğitim konusunun eğitimciler tarafından konuşulması, tartışılması ve ortak noktaların tesbit edilmesine ihtiyaç var. Bununla birlikte eğitim, sadece “eğitimciler”e bırakılmayacak kadar da önemlidir, bunu da unutmamak icap eder.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Eğitim konusunun eğitimciler tarafından konuşulması, tartışılması ve ortak noktaların tesbit edilmesine ihtiyaç var. Bununla birlikte eğitim, sadece “eğitimciler”e bırakılmayacak kadar da önemlidir, bunu da unutmamak icap eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Son günlerde eğitim sisteminde yapılmak istenen değişiklik (4+4+4 gibi) de değişik çevrelerce ele alınıyor. Bu cümleden olarak Fatih Üniversitesi 10 Mart’da İstanbul’daki merkez kampüsünde ‘Eğitim ve Rehberlik Zirvesi’ düzenledi. Zirvenin bazı oturumlarını izleyici olarak dinleme imkânı bulduk. Konuşmacılar haklı tesbitlerde bulunarak, öğrencilerden önce “eğiticilerin” eğitilmesi gerektiğine dikkat çektiler. Konuşmacılardan Prof. Dr. Adnan Kulaksızoğlu’nun dikkat çektiği bir nokta var ki, bilhassa Türkiye’yi idare edenlerin bu nokta üzerinde düşünmeleri gerekir. “Anne babaların tutumları ile ergenlerin kişilikleri arasındaki ilişkiler”i anlatan Prof. Dr. Kulaksızoğlu, çocukların eğitimi noktasında ailede yaşanan “yanlış”lara da dikkat çekti ve bu yanlışların düzeltilmesi noktasında insanların, ailelerin ve kamuoyunun ikaz edilmemesini, bilgilendirilmemesini garip bulduğunu ifade etti. Gerçekten de öyle değil mi? 7/24 saat esasına göre yayın yapan TV kanalları, ailenin ve toplumun can damarı olan “eğitim” konusunda ne kadar yayın yapıyor? Belki “kötü” örnekleri “haber” olarak duyuruyor, ama bu kötülüklerin önlenmesi için “doğru metod”ları anlatıyor mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Tabiî ki bu durum TV’lere zorla program konulmak suretiyle düzelmez. En başta ailelerden böyle bir talep gelmesi lâzım. Gerçekten de onlarca TV kanalında, kaç adet eğitim programı var? Elbette, eğitim programı denildiğinde ‘okul derslerine yardımcı program’lar akla gelmemeli. Aksine, “ders” dışı eğitimin nasıl verileceği, velilerin çocuklarına nasıl davranması gerektiği, yaşanan problemlerin nasıl aşılabileceği uygun bir lisan ile anlatılması lâzım. Bu yapılırken de, millet ekseriyetinin anlayacağı bir üslûpla yapılmalı. Böyle programlar yapılabilse mutlaka faydalı olur ve belki de bir çok aile faciasının da önüne geçilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">‘Eğitim ve Rehberlik Zirvesi’nde dikkat çekilen konulardan biri de ‘veli’lerin çocuklarını eleştirirken dikkatli ve ölçülü bir dil kullanmaları, onları sürekli tenkit etmemeleri gerektiği şeklindeki tesbit oldu. “Evet, fena bir adama ‘İyisin, iyisin’ desen iyileşmesi ve iyi adama ‘Fenasın, fenasın’ desen fenalaşması çok vuku bulur” (Mektubat, Yirmi İkinci Mektup, 256) ikazını doğrulayan bu beyanlar da dikkate değer. Zaten atasözü haline gelen “İyi bir adama kırk defa kötü denilse kötü olur” tesbiti de aynı gerçeği hatırlatmıyor mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Zirvedeki konuşmacılardan biri de “Su Üstüne Yazı Yazmak” kitabıyla tanıdığımız Amerikalı yazar, psikoloji profesörü Muhyiddin Şekûr idi. Muhyiddin Şekûr daha çok “iç eğitim”e dikkat çeken bir konuşma yaptı. Fatih Üniversitesi öğrencisi Osman Rahmi Kaçmaz’ın heyecanla tercüme ettiği konuşmasında Şekûr, “üniversite” kavramına dikkat çekti ve üniversitelerin, kâinatı anlatan, onu okutan yerler olması gerektiğine dikkat çekti. İnsanın, kâinatın küçük bir modeli olduğuna da dikkat çeken Prof. Dr. Şekûr, çoğu eğitimci olan dinleyicileri kâinatı okumaya dâvet etti. “Bunları araştırın. Bunu yaparsanız mükemmel insanlar olursunuz. Bunu yapabilenlerin güzel bir aile yuvası da olur. Bir adım sonra barış içinde bir dünya da ancak bu yolla kurulabilir” diyen Şekûr, “Su Üstünde Yazı Yazmak” isimli kitabında bu düşüncelerini anlattığını söyledi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ah, keşke bu duygularımı Türkçe olarak size anlatabilsem” diyen Prof. Dr. Şekûr, yazdığı kitabını ‘beğenmediğini’ ama Türkiye’deki okuyucuların bu eseri benimsediğini gördüğü ifade etti ve bu sebeple de teşekkürlerini sundu. Kitabını beğenmediğini söylemesi üzerine bazı dinleyiciler bu ‘tevazu’ ifadesini yanlış anlayarak, “O halde kitabı yeniden yazmayı, bir anlamda düzeltmeyi düşünür müsünüz?” diye sordu. Bu soru karşısında uzun süre susmayı tercih eden Şekûr, sadece “Hayır, o kalpten geldiği gibi yazıldı” diyebildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu noktada daha önce bu eseri okuyan bir kişi olarak söz aldım ve “Lütfen, Prof. Şekûr’un tevazusunu yanlış anlamayın. Bu kitap yayınlandığında okudum ve istifade ettim. Kitap çok güzel. Mânâ olarak da Risâle-i Nur ile paralellikler taşıyor. Herkese tavsiye edebilirim” dedim. Bu beyanlarım Şekûr’u duygulandırdı ve sanki “kitabın yazılmasından pişmanlık duyuluyor” gibi bir yanlış anlamanın önüne geçilmiş oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Muhyiddin Şekûr, başta eğitimciler olarak herkesi Kâinat kitabını okumaya çağırıyor ve üniversitelerin de bu maksatla hizmet vermesini talep ediyor. Bu temin edilebilse, eğitimde problem kalır mıydı?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/kainati-okumayi-ogreten-okul/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Toplumun talepleri sistemden önce gelir!</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/toplumun-talepleri-sistemden-once-gelir/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/toplumun-talepleri-sistemden-once-gelir/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Apr 2012 20:29:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mikail Yaprak</dc:creator>
				<category><![CDATA[Avusturya Mektubu]]></category>
		<category><![CDATA[Mektuplar]]></category>
		<category><![CDATA[Sistem]]></category>
		<category><![CDATA[talep]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=4904</guid>
		<description><![CDATA[“Yeni Eğitim Sistemi“ eğitim ve öğretimdeki arızaları gidermeye yönelik bir tadilat ve ıslâhat teşebbüsü olmakla beraber, kendisinin de tadilata ve ıslâhata muhtaç olduğunu her hal ve zeminde yansıtıyor. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">“Yeni Eğitim Sistemi“ eğitim ve öğretimdeki arızaları gidermeye yönelik bir tadilat ve ıslâhat teşebbüsü olmakla beraber, kendisinin de tadilata ve ıslâhata muhtaç olduğunu her hal ve zeminde yansıtıyor. Henüz kanunlaşmadan, düzeltilmelidir.</p>
<p>Her ne kadar Meclis alt komisyonunda bu mesele, iktidar-muhalefet kanatlarının “geçsin-geçmesin“ kavgasına dönüştüyse de; kamuoyunun, medyanın ve sivil toplum kuruluşlarının yorumları, mülâhazaları, kaygıları ve tavsiyeleri farklı ve faydalı argümanlar taşıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Sistemin anlamı, neyi getirip, neyi götüreceği, çıkış noktası, zamanlaması ve tartışmanın üslûbu, tartışılmaya devam ediyor ve daha çok devam edeceğe benziyor. Dileriz ki, eğitim gibi hayatî bir mesele, kavgalı mecliste inad ve hırsa kurban gitmesin!</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette kesintili olmalıdır! Kaale alınması gereken, muhalefetin”kesintisiz“ ısrarı değildir. Ama Türkiye şartlarını ve toplumun haklı taleplerini dikkate alarak, 4+4+4 modelindeki, son 4 yıl yeniden ele alınmalı ve hiç değilse 3 yılı zorunluluktan çıkarılmalı, isteğe bağlı bırakılmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Okula başlama yaşı.. Hangi yaşlar arasında kaç yıl? Ne kadarı zorunlu, ne kadarı isteğe bağlı? Bu ve benzeri ögeler, eğitim ve öğretimin mânasına, mahiyetine ve müfredatına bakmaz. Bunlar, bu alanda sorumluluk taşıyanların, deneme-yanılma sonucu kazandıkları ve uygulamaya koydukları metotlar, modeller ve sistemlerdir. Kanunlarla belirlenir ki, nizam ve ahenk içinde yürütülsün, kargaşaya mahal bırakmasın. Yani sistemleşsin! Sistem ise, toplum içindir, toplumun talepleri içindir. Zorlaştırmak değil, kolaylaştırmak içindir. Tıkamak değil, yol vermek içindir. (28 Şubat dayatması, eğitim tıkanıklığına acı bir misal olarak ortada duruyor.)<br />
***<br />
Bir kere asıl mesele, mecburî eğitimin süresi değildi ki, daha çok bu tartışılır hale getirildi. Türkiye şartlarında asıl problem olan, bu zorunlu sürenin “kesintisiz“ olmasıydı ki, 28 Şubat postmodern projesi kapsamında dikte ettirilmişti. İmam-hatiplerin önünü kesmek adına bütün meslek liselerine ve meslek hayatına darbe vurulmuştu. İşte aslolan, bu kesintisizliği kesintili hale getirip meslek liselerinin önünü açmaktı. Bunu yapalım derken, birdenbire 4 yıl daha katıp mecburî süreyi 12’ye çıkarmak, işi zorlaştırdı, projeyi ağırlaştırdı. Eşyanın tabiatına, insanın fıtratına meydan okundu.</p>
<p style="text-align: justify;">Mecburî eğitim bitince yaş 19 olacak. (Okula başlama 1 yıl aşağıya çekilse bile, sürenin bitiminde yaş 18 olacak.) Türkiye şartlarında bunun ne anlama geldiğini pek âla bilirsiniz. Kanunen reşit olma yaşı 18’dir, ama, işi kitabına uydurmada (!) başarılı olan bir ülkede, kitabına uydurup evlenmelerin, kitabına uydurup çiftine çubuğuna dönmelerin ve kitabına uydurup askere gitmelerin, ya da uyduramasa da, okul kaçaklarının haddi hesabı olmayacaktır!</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal bünyeyi bilmek, tanımak ve ona uygun model biçmek de aslında başlıbaşına eğitim işidir. Bunun tersini yapmak, yani sosyal bünyenin talebine bakmaksızın tepeden inme bir modelin içine, bünyeyi zorla yerleştirmeye çalışmak, en başta eğitime aykırı düşer ve kendi kendisini yok eder“!</p>
<p style="text-align: justify;">Eğitim ve öğretim meselesine “ideolojik-politik“ yaklaşımlar, affedilmez bir vebaldir. Dünyanın her yerinde geçerli olan bir kaideden söz ediyoruz. Yoksa mevcut siyasî çekişmelere dokundurmak gibi bir hesabımız yok. Lâkin 4+4+4 üzerinde koparılan fırtına hiç de “şık“ olmuyor! Ürkütüyor! Çocuklarımızın, gençlerimizin “eğitim“ ihtiyacı görüşülürken, eğitimden ve görgüden uzaklaşılıyor. Üstelik öyle bir karmaşa ki, savunanların neyi savunduklarını, itiraz edenlerin neye itiraz ettiklerini millet anlamakta zorlanıyor.<br />
***<br />
Medenî ve ileri ülkelerin çoğunda eğitim sistemleri farklı farklıdır. Ama hiçbir zaman, eğitimdeki bu farklı modeller, metodlar ve reformlar, o ülkelerin gelişmişliğiyle özdeşleştirilmez. Yani bu ülke, bu eğitim modeline sahip olduğu için böyle gelişti denilmez. Ama o modelin orada uygulanabilirliği, o ülkenin gelişmişliğinin bir göstergesi olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Meselâ; Finlandiya’da okula 7 yaşında başlanır. Zorunlu öğrenim 7-16 yaş arasında 9 yıldır. Bu ülke, eğitim ve öğrenim alanında, zorunluluk süresi daha fazla olan Batı ülkelerinden daha üstün bir seviye yakalamıştır. Eğitim alanındaki başarısıyla dünyanın gözünü kamaştırıyor. Amerika ve İngiltere’yi bile hayrette bırakıyor. Sisteme bakarsanız, bizim yürürlükteki sisteme benziyor. Tek farkı 1 yıl daha fazla olması. Ama gidin görün ki, bu başarının çok başka sebepleri vardır. Öğrencilerin, ayakkabılarını çıkararak, halılarla döşeli sınıflara girmeleri ve kendilerini sıcak aile yuvalarında hissetmelerinden tutun, öğretmen-öğrenci arası sevgi ve saygıya dayalı samimiyete ve öğretmenlerin kaliteli bir eğitimden geçmiş olmalarına kadar, daha bir çok ayrı sebepleri vardır, başarılarının..</p>
<p style="text-align: justify;">Yani Finlandiya’daki başarının tek sebebi sistem olmadığı gibi, Avusturya’da son zamanlardaki başarısızlığın sebebi de mevcut sistemleri değildir. Yirmibir yıldır bizzat içinde bulunduğum sistemde zorunlu ve kesintili süre 4+4+1 şeklindedir ve 6-15 yaş arasında bu süre tamamlanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Almanya ve Belçika gibi zorunlu eğitim süresi 12 yıl olan ülkeler bile, Finlandiya’nın yakaladığı bu başarıya gıptayla bakıyorlar. Türkiye, mecburî 12 yılı gerçekleştirecek olursa, dünyada bu sistemi uygulayan ileri ülkeler arasına girecek, ama bunun böyle olması, Türkiye’nin sırf bu model sayesinde, o ülkelerin refah seviyesini yakalayacağı anlamına gelmeyecek. O seviyeler yakalanır, hatta geçilebilir de.. Ama bunun için, ifa edilmesi gereken başka çok vazifeler de olmalıdır.<br />
***<br />
Bu meyanda, illa da bir ülke örnek alınacaksa, işte Japonya!<br />
Zorunlu eğitim 6-15 yaş arasını kapsar. Okullaşma oranı, ilkokul seviyesinde yüzde 99,9’dur. Bu hususta bir de Bediüzzaman’ın tavsiyesi vardır:</p>
<p style="text-align: justify;">“Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki; onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin maye-i bekası olan adat-ı milliyelerini muhafaza ettiler.“</p>
<p style="text-align: justify;">Biz, öncelikle kendimize, halimize, ahvalimize iyiden iyiye bir bakmalıyız. Ülkemiz nasıl bir ülke, milletimiz nasıl bir millet? Dünya konjonktüründe ülke ve millet olarak yerimiz nedir? Hangi hayatî meselenin biz neresindeyiz? Hem medenî ve müreffeh milletler seviyesinde bir hayat tarzını yakalamak, hem de tarihî misyonumuzu, inanç ve kültür değerlerimizi muhafaza etmek muvacehesinde neler yapmalı, nasıl çalışmalıyız?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu ve benzeri soruların cevapları aranırken ve bu meyanda gerekli adımlar atılırken, eğitim meselesi de, ihmal edilmez bir alan olarak önümüzde duracaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama ülke ve millet olarak belimizi büken başka dertlerimiz de vardır. Ki bunu da  Bediüzzaman Hazretleri tesbit etmiş, çarelerini de söylemiştir. “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz.“</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/toplumun-talepleri-sistemden-once-gelir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kur’ân medeniyetinin yeniden ihyası için</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/kuran-medeniyetinin-yeniden-ihyasi-icin/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/kuran-medeniyetinin-yeniden-ihyasi-icin/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Apr 2012 19:22:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kazım Güleçyüz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kazım Güleçyüz]]></category>
		<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Asr-ı Saadet]]></category>
		<category><![CDATA[ihya]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=4897</guid>
		<description><![CDATA[Kur’ân medeniyetinin temelleri Asr-ı Saadette atıldı. Kur’ân’ın mesajını doğrudan Peygamberimizden (asm) alan Sahabeler, öncesinde “cahil ve vahşi” insanlar iken, “sohbet-i nebeviye”ye mazhar olduktan sonra]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Kur’ân medeniyetinin temelleri Asr-ı Saadette atıldı. Kur’ân’ın mesajını doğrudan Peygamberimizden (asm) alan Sahabeler, öncesinde “cahil ve vahşi” insanlar iken, “sohbet-i nebeviye”ye mazhar olduktan sonra bir anda inkişaf edip, Çin ve Hindistan gibi ülkelere giderek, oralardaki medenî kavimlere muallim ve rehber oldular (Sözler, s. 794)</p>
<p style="text-align: justify;">Ve o zaman Peygamberimizin öncülüğünde gerçekleşen iman ve ahlâk inkılâbı, vahşi, âdetlerine mutaassıp ve inatçı kavimleri bütün kötü ahlâk ve âdetlerinden kurtarıp güzel ahlâkla teçhiz ederek, bütün âleme muallim ve medenî toplumlara üstad haline getirdi (a.g.e., s. 374).</p>
<p>İlerleyen süreçte Avrupa Ortaçağ karanlığından kurtulup medenîleşmesini Müslümanlara borçlu. Hem Haçlı seferleri sırasında, hem de—bilhassa—Endülüs modelinden çok şey öğrendi.</p>
<p style="text-align: justify;">Mektubat’taki ifadeyle, “Avrupa’nın en büyük üstadı Endülüs devlet-i İslâmiyesidir.” (s. 545)</p>
<p style="text-align: justify;">Müslümanların Asr-ı Saadette ve sonrasında, bilhassa milâdî 8, 9, 10 ve 11. asırlarda bir altın çağ yaşamaları, Kur’ân’ı doğru anlayıp dinlerini hakkıyla yaşamalarının bir sonucuydu. Bilâhare inişe geçmeleri ise, tam tersini yapmalarının&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">(Nobel sahibi ilk Müslüman âlim olan Pakistanlı fizikçi merhum Prof. Dr. Abdüsselâm&#8217;ın, Türkçe tercümesini yayınlarımız arasında neşrettiğimiz İdealler ve Gerçekler kitabı ile, rahmetli yazarımız Şaban Döğen’in Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi isimli eserinde, İslâm medeniyetinin bu altın çağının düşünce, ilim, teknoloji ve keşif boyutlarına ışık tutan son derece değerli ve tatminkâr bilgiler yer alıyor.)</p>
<p style="text-align: justify;">Bediüzzaman, Müslümanların geri kalmasının asıl sebebiyle ilgili olarak şu teşhisi koyuyor:</p>
<p style="text-align: justify;">“İslâmiyetin mağz ve lübbünü (özünü) terk ederek, kışrına (kabuğuna) ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve su-i fehm (yanlış anlama) ve su-i edep (edepsizlik) ile, İslâmiyetin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti ifa edemedik. (&#8230;) O da ceza olarak bizi dünyada tedip için zillet ve sefalet içinde bıraktı.” (Muhakemat, s. 23)</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı bahsin devamında, Müslümanları dünya rahatından, ecnebileri ahiret saadetinden mahrum eden en büyük sebep, İslâmla fenler arasında çelişki bulunduğu tevehhümü olarak ifade ediliyor ve “Köle efendisine, hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve muarız olabilir?” diye sorulup, “İslâmiyet fünunun seyyidi (fenlerin efendisi) ve mürşidi ve ulûm-u hakikiyenin reis ve pederidir” deniliyor (age, s. 24)</p>
<p style="text-align: justify;">Vicdanın dinî ilimlerle, aklın da modern fenlerle aydınlanacağını ve ikisinin imtizacıyla hakikatin tecellî edeceğini, ayrıldıkları takdirde birinden taassup, diğerinden hile ve şüphe hastalıklarının doğacağını belirten sözler de konuyu tamamlıyor (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 330).</p>
<p style="text-align: justify;">Hutbe-i Şamiye’deki ifadeler de ufuk açıcı.<br />
Kur’ân’ın birçok âyetinde insanları akıllarına havale edip “Aklına bak, fikrine ve kalbine müracaat et ki, hakikati bilesin” mesajı verdiğine işaret edilen eserde, “Akıl, ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini tesbit ettiren Kur’ân hükmedecek” deniliyor (E. Said Eserleri, s. 330).</p>
<p style="text-align: justify;">Said Nursî bunu hem Müslümanlar, hem ecnebiler cenahındaki gelişmelerle delillendiriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu meyanda, ecnebilerdeki taklit, cehalet, taassup, papaz tahakkümü ve taklit gibi olumsuzlukların, ilmin ve fikir hürriyetinin inkişafı, gerçeği tahkikle arama meylinin yaygınlaşması, insanî ve vicdanî duyarlılığa dayalı yaklaşımların güçlenmesi ve medenîleşme gibi etkenler sonucu tedricen kalkma yoluna girdiğini vurguluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Müslümanlarda da, hayatın her alanında tezahürlerini gösteren istibdat, İslâmın güzel ahlâk esaslarıyla çelişen haller ve tembelliği netice veren yeis gibi ârazların kalkacağını belirtiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve Kur’ân medeniyetinin geçmişte olduğu gibi şimdi de tekrar canlanması için bunlar şart.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun için ise, Müslümanlar doğru İslâmı anlama ve yaşama gibi bir sınavla karşı karşıya.</p>
<p style="text-align: justify;">Geçen yüzyılın başında yaptığı tahlillerde, “heves ve heva, rekabet ve tahakküm” üzerine bina edilen Avrupa medeniyetinin günahlarının iyiliklerine galebe ettiğini ve ihtilâlci komitelerle “kurtlaşmış bir ağaç” hükmüne girdiğini belirten Said Nursî, “İnşaallah istikbaldeki İslâmiyetin kuvvetiyle medeniyetin mehasini (güzellikleri) galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi (dünya barışını) temin edecek” diyordu (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 337).</p>
<p>Bu noktaya terör, şiddet, savaş ve çatışma unsurlarının kesinlikle yer almadığı barışçı bir arınma süreci ile ulaşılabileceğini vurgulayan Bediüzzaman, “doğru İslâmiyet”in bu husustaki olumlu katkılarına önemle dikkat çekiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Ona göre, düşmanın taassup, inat ve tecavüzünün silâh ve kılıçla kırılıp def edildiği dönemler artık geride kalmıştı. Silâh ve kılıcın yerini yeni çağda hakikî medeniyet, maddî terakki ve hak ve hakkaniyetin manevî kılıçları alacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir” ifadesi bunun veciz örneklerinden biriydi (age, s. 51).</p>
<p style="text-align: justify;">Bu zamanda i’lâ-yı kelimetullahın manen ve maddeten terakkîye bağlı olduğunu ifade ederken, “Medeniyet-i hakikiyeye girmekle i’lâ-yı kelimetullah edilebilir” hükmüyle (Tarihçe-i Hayat, s. 30) bu mânâyı perçinleyip, Müslümanların olması gereken yere böylece işaret etmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Geçen yüzyılın başlarındaki alabildiğine karanlık ve kasvetli tablo içinde bile medeniyet, fazilet ve hürriyetin galebe çalacağı bir dünyadan söz ediyordu Bediüzzaman. Ve sulh-u umumî dairesinde kurulacak hakikî medeniyetin tesisinde, Müslüman-Hıristiyan ittifakının çok önemli bir rolü olacağına vurgu yapıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Ona göre, materyalist-pozitivist cereyanların ufukları tamamen kararttığı ve zehirli meyvelerini cihan harpleri, etnik çatışmalar, iç savaşlar, zulümler, sosyal kaos, ahlâkî dejenerasyon. yozlaşma gibi tezahürlerle kustuğu bir yüzyıla girilirken, bu karanlık tablonun ötesinde iman, hürriyet, adalet, ahlâk, fazilet gibi değerlerin ağır basıp yükseleceği yeni bir çağ geliyordu ve bu çağ, Kur’ân’ın bu zamana dersini özümseyen Müslümanlarla, tahrifattan arınmış gerçek Hıristiyanlığa dönen İsevîlerin işbirliği ile açılacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">O, “İstikbalin kıt&#8217;alarında hakikî ve manevî hakim olacak ve beşeri (insanlığı) dünyevî ve uhrevî saadete (dünya ve ahiret mutluluğuna) sevk edecek, yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâp etmiş (dönüşmüş) ve hurafat ve tahrifattan (sonradan içine sokuşturulmuş hurafelerden) sıyrılacak İsevîlerin hakikî dinidir ki, Kur’ân’a tâbi olur, ittifak eder” (age, s. 334) diyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu çerçevede, Yeni Asya’nın 2003’te düzenlediği bir panelde konuşan Vatikan Dinlerarası Cizvit Sekreteryası eski Genel Sekreteri Prof. Dr. Thomas Michel’in, Bediüzzaman’la bir önceki Papa’nın barışa ilişkin düşüncelerini karşılaştırırken dile getirdiği şu tesbit çok anlamlı:</p>
<p style="text-align: justify;">“Dünyadaki Katolik Hıristiyanların manevî lideri Papa II. John Paul’ün bütün sözleri, Risale-i Nur’da tarif edilen medeniyeti işaret ediyor.” (Michel, Hz. İsa’nın Geri Dönüşü, 2004, s. 58)</p>
<p style="text-align: justify;">O tarifi hatırlayacak olursak:<br />
Kur’ân medeniyeti kuvvete değil, hakka dayanır. Hedefi menfaat değil, fazilet ve Allah rızasıdır. Hayat prensibi mücadele değil, yardımlaşmadır. Kavimler ve toplumlar arasındaki ilişkileri ırk ve etnik kökene değil, din, sınıf ve vatan bağlarıyla kurar. Sınıfları şefkat, merhamet, yardım hisleri ve bunlara bina edilen zekât, sadaka gibi köprülerle birbirine bağlar. Nefsin arzularına set çekip, ruhu yüksek hedeflere teşvik ve ulvî duyguları tatmin ederek, insanî kemalât mertebelerinde yükselmeye yöneltir (Sözler, s. 219).</p>
<p style="text-align: justify;">Bu değerlerin insan hayatında neticeleri ise ittifak, dayanışma, yardımlaşma, kardeşlik ve hem dünya, hem ahiret hayatlarında saadettir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve Kur’ân medeniyeti, bu mânâları hayata hakim kılacak hizmetlerle tekrar ihya edilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bediüzzaman, yeryüzünü küçük bir köy haline getireceğini daha geçen yüzyılın başlarında görüp dikkat çektiği globalleşme çağına girilirken, Müslümanları kimliklerinden taviz vermeden bu çağın gereklerini karşılayabilecek donanıma sahip kılmaya yönelik izah, irşad ve ikazlarda bulunmuştu.</p>
<p>Aynı şekilde, insanlık âleminin kaydettiği sosyal gelişmeleri de dikkatle takip etmiş, gidişatın varacağı yeri büyük bir isabetle öngörmüş, bunun sonucu olarak demokrasi, hukuk, hak, hürriyet kavramlarını samimiyetle sahiplenmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Geçen yüzyılın başında bu vatan ahalisine ve İslâm âlemine “Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin ahfâdı olan vatandaşlarım ve kardeşlerim! Beş yüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır” (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 161) ifadeleriyle seslendirdiği uyanış çağrısının tılsımı da hürriyetti:</p>
<p style="text-align: justify;">“Ey hürriyet-i şer’î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun. Benim gibi bir şarklıyı tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasa idin, ben ve umum millet zindan-ı esarette kalacaktık.” (age, s. 170)</p>
<p style="text-align: justify;">Milleti esaret zindanından kurtaracak olan bu çağrı, insanlara bunun yolunu da gösteriyordu:</p>
<p style="text-align: justify;">“Şeriata istinad etmiş olan sultan-ı hürriyet, yüksek sadâ ile, sizin gibi mazinin en derin derelerinde gafil ve müteferrik (ihtilâflarla bölünmüş) insanlara ‘Fen, sanat silâhıyla cehalet ve fakra hücum ediniz’ emrini veriyor.” (age, s. 162)</p>
<p style="text-align: justify;">Çıkış, tahkikî iman temeline dayandırılmış hürriyet, fen, sanat ve ittifakın başarılmasında.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte Medresetüzzehra, İslâm toplumunda bütün bu mânâları yoğuran bir medeniyet hamlesinin ilmî, fikrî ve sosyal altyapısını hazırlarken bölge ve dünya barışının da temellerini inşa edebilecek güç ve muhtevaya sahip bir projeydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir taraftan toplumu tehdit eden cehalet, fakirlik ve ihtilâf düşmanlarının sanat, marifet ve ittifak silâhlarıyla mağlûp edilmesini; diğer taraftan mektep, medrese ve tekkenin buluşturulmasını; meşrûtiyet (demokrasi) ve hürriyette ifadesini bulan değerlerin kitlelerce sahiplenilmesini; Müslüman kavimlerin İslâm kardeşliği ortak potasında bir araya gelerek ırkçılığın tahripkâr sonuçlarından korunmasını; felsefe ve modern fenlerle dinî ilimlerin kaynaştırılmasını ve Avrupa medeniyetinin İslâm hakikatleriyle barıştırılmasını öngören cihanşümûl bir proje.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu müthiş ilim, barış, kardeşlik, demokrasi ve kalkınma projesini hayata geçirmeye yönelik ilk somut adım, bundan yüz yıl önce, Sultan Reşad’ın gerçekleştirdiği Kosova gezisinde atıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Gezi programında, Kosova’da kurulması düşünülen üniversitenin temel atma merasimi de vardı. Ve geziye şark vilâyetlerini temsilen katılan Bediüzzaman, Sultan Reşad’a ve beraberindeki İttihad Terakkî idarecilerine, doğunun böyle bir üniversiteye daha fazla ihtiyacı olduğunu belirterek, projesini anlatma fırsatı buldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kısa süre sonra Kosova’nın da yer aldığı bölge Osmanlının elinden çıkınca, orası için tasarlanan üniversitenin tahsisatını Medresetüzzehra projesine aktarma kararı çıktı. Ardından Said Nursî, bu tahsisatın bir bölümünü alarak Van’a gidip, göl kıyısında üniversite binasının temelini attı. Ama peşinden patlak veren Birinci Dünya Savaşı, o temeli de yarım ve akim bıraktırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonrasında devirler geldi, geçti. Dehşetli fırtına ve kasırgalar esti. Ama Bediüzzaman Medresetüzzehra’yı kurma hedefinden hiç vazgeçmedi. Ömrünün sonuna kadar bu idealin takipçisi oldu. Şartların uygun hale geldiğini gördüğü her dönemde ve bulduğu her fırsatta projesini gündeme getirerek sahiplenilmesini istedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama beklediği ilgi ve desteği göremedi.<br />
Buna karşılık, Nur hizmetiyle bu proje manen tahakkuk etti. Eserlerin okunduğu her evi okul haline getiren, dünyanın her yerinde şubeleri olan, her milletten öğrencilerin gönüllülük temelinde tahsil gördüğü sivil bir eğitim ağı olarak&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/kuran-medeniyetinin-yeniden-ihyasi-icin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zübeyrî çizgiden maksat&#8230;</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/zubeyri-cizgiden-maksat/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/zubeyri-cizgiden-maksat/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Apr 2012 19:17:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şükrü Bulut</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Bulut]]></category>
		<category><![CDATA[Zübeyir Gündüzalp]]></category>
		<category><![CDATA[Zübeyrî çizgi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=4893</guid>
		<description><![CDATA[Bundan yedi sene önce “Zübeyrî çizgi” tabirini ilk defa kullandığımızda, farkına varmadan bir sloganın doğumuna sebep olduğumuzu sonradan anladık. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bundan yedi sene önce “Zübeyrî çizgi” tabirini ilk defa kullandığımızda, farkına varmadan bir sloganın doğumuna sebep olduğumuzu sonradan anladık. O günün manevî atmosferinin müşevveşiyeti ve havasının kurşunî ağırlığı ile yazılmıştı bu tabir.</p>
<p>Bediüzzaman’ı doğru tanıma cehdi ve Risâle-i Nur’u orijinalinden kopmadan yorumlama gayretiyle koşturan fedakâr Nur Talebelerinin hissiyatına tercüman olmaya çalışmıştık. Dönüşümün değişim sloganıyla Türkiye’yi mengenesine aldığı ve tecdidin mânâsının uçurulmaya çalışıldığı günlerde her Nur Talebesi gibi biz de tedirgin olmuştuk. Fizyolojideki genetik değişime ilâveten insan psikolojisine de müdahale eden değişimcilerin çıkardıkları fırtınalarla dinî cemaatleri lerzeye getirdiği o dönemde, Zübeyrî çizgi ifadesi bazılarınca sanki yeni bir kimlik imiş gibi telâkkî edildi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Yanlışların teorinin tatbiki esnasında ortaya çıkan hatalardan kaynaklandığını biliyoruz. Rabbimiz, insanların vahyi yanlış yorumlayıp sapıklığa düşmemeleri için, teoriyi pratize edecek Peygamberleri göndermiştir. Kur’ân’ı hadis ve Sünnet olmadan doğru anlamanın imkânsız olduğunu biliyoruz. Hayatının her karesi bize nümune-i imtisal olan Peygamberimiz (asm), Asr-ı Saadetini ümmeti için bir laboratuvara çevirdiğinden, artık yeni yeni deneylere ihtiyaç hissetmiyoruz. Aradığımız bütün cevapları o saadet atölyesinde bulabiliyoruz. Bin beş yüz senedir Asr-ı Saadetten ders alarak dünya medeniyetleri inşa eden üstadların eserleri ortadadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Zübeyrî çizgi derken bunu kastetmiştik. Yani Kur’ân’ın ahirzaman tefsiri olan Risâle-i Nur’la bütünleşmiş Bediüzzaman’ı ve tefsir-i Kur’ân’ı nazara vermek istemiştik. Zamanımızın emansız ve korkunç hastalıklarına Kur’ân’dan reçete sunan Bediüzzaman’ın hayatının akislerini Risâle-i Nur’da takip ettiğimiz kadar, o Kur’ânî eserlerle kutbiyet mertebesine yükselmiş talebelerinde de takip etmek istediğimizde, silsilenin en önemli ve son halkasını nazara verirken, tesbihin diğer habbeleri üzerinde yeterlice duramadığımızdan, Zübeyrî çizgi yer yer yanlış anlaşıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Tarikattaki “fenafişşeyh” mertebesinin çok ötesinde Bediüzzaman’ın dâvâsında eriyenlerin sahibiyetleri, çok yönlülükleri ve cihandeğer kabiliyetleri üzerinde de yeterince durmamız lâzımdı. Bir hakikati nazardan kaçırmadan&#8230; Bediüzzaman’da ve onun dâvâsında varlık ve benlikleriyle erimişlerin, dünya ve ahiretleri cihetiyle “Risâle-i Nur’un pratikleri” olarak dirilmişlerin sayıları çok da fazla değil&#8230; Medresetüzzehra’da ders vermeye başlayan Bediüzzaman’ın ilk dönemde Van ve çevresindeki talebelerinin sayısı üç yüzün üzerindedir. Fakat Bediüzzaman’da fani olmuş, onda erimiş ve onun hissiyatıyla lebaleb olanların yerleri bellidir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşaratül-İcaz’ın kâtibi ve Seyda’nın hizmetkârı Ubeyd’e bu yönüyle hiç bakmamıştım. Sonra İstanbul hayatındaki talebesi, hizmetkârı ve zeki muhatabı Abdurrahman&#8230; Yeni Said’de Risâle-i Nur fabrikasının sahibi İslâmköylü Hafız Ali ve istikamet şehidi Asım&#8230; Sahibiyet ve şahs-ı manevîyi nefsinde taşıyan Hasan Feyzi’den boşalan yeri tâ Konyalı Zübeyir’e kadar birçok farklı meziyetiyle dolduran Tahirî&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Zübeyir Gündüzalp’i farklılaştıran hususiyetlerin üzerinde Risâle-i Nur Külliyatı çerçevesinde yapılacak ilmî bir çalışma, bizi de inkıbazdan kurtarır kanaatindeyiz. Talebeleriyle istişare ederek Zübeyir’i Emirdağ’ında kabul eden Bediüzzaman, baki dâvâların fani şahıslara mal edilemeyeceğinin pratiğine koyulur. Daha doğrusu kendi yerine ikameye çalıştığı, Kastamonu’dan bu yana çimlendirerek büyüttüğü “şahs-ı manevî”nin inşasını Zübeyir’le yükseltmeye başlar. Tam on sene&#8230; Her nefsin dayanamayacağı kadar çetin bir imtihan. Bediüzzaman’ın terbiye imbiğinden geçmiş geceler ve gündüzler. On sene gibi görünse de mahiyet itibariyle bir ömrü aşan bu sürecin sonunda, şahs-ı manevînin merkezindeki yükün altında Zübeyir’den başka kim dayanabilirdi ki&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Risâle-i Nur’un fert fert veya nefes nefes hayata akışını sağlamak için Zübeyir’lerin Üstadlarıyla tesis ettikleri laboratuvarları bilhassa lâhika mektuplarının satırlarından çıkarak incelemek gerekiyor. Risâle-i Nur’un temsil ettiği dört esasın (tevhid, haşir, nübüvvet ve adalet) hayata tatbikini o pratiklerle daha iyi anlıyoruz. Uhuvvet, ihlâs, iktisat, rehberler, müdafaalar, Asayı- Musa ve Zülfikar gibi eserlerdeki teorilerin hayatımıza nasıl tatbik edeceğimizi Üstadımız ve ağabeyler hayatlarıyla izah ettiklerinden, bütün bu atölye çalışmalarını “Zübeyrî çizgi” olarak seslendirmiştik. Bediüzzaman ve Risâle-i Nur’larla alâkalı olarak bütün orijinal ve doğru bilgilerimiz bu çizgiye dahildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Zübeyrî çizgi denildiğinde teşahhus, tahdit ve temellük gibi, Kur’ân’dan nebean eden Risâle-i Nur deryasını sınırlayacak hiçbir mânâ hatıra gelmemelidir. Hiçbir cemaat, grup, şahıs veya zümre bu tabiri sloganlaştırarak tekeline alamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Zübeyir Gündüzalp, Bediüzzaman’da eriyince Risâle-i Nur’un pratiği olarak ortaya çıkıyor. Yazılı, kuvvetli ve orijinal metinler önümüzde durdukça, hiç kimse “Zübeyrî çizgiyi” sloganlaştırmayacaktır. Dolayısıyla yükselen bir değer olarak onu istismar edemeyecektir. Hayatını Risâle-i Nur’a muhalif hiçbir cemaat, parti, grup ve şahsiyete istismar ettirmeyen Zübeyir’in mematında da istismara müsaade etmeyeceği kanaatindeyiz. Ruhu şad olsun.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/zubeyri-cizgiden-maksat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Biz Bediüzzaman’ın ‘Medresetüzzehra’ projesini uyguluyoruz</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/biz-bediuzzamanin-medresetuzzehra-projesini-uyguluyoruz/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/biz-bediuzzamanin-medresetuzzehra-projesini-uyguluyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Apr 2012 19:12:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet KARA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[Medresetüzzehra]]></category>
		<category><![CDATA[proje]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=4890</guid>
		<description><![CDATA[Geçen hafta Hindistan’a gittim. Orası ayrı bir dünya, ayrı bir âlem. Herkesin gidip görmesini tavsiye ediyorum. Ülkemizin, dinimizin, milletimizin kıymetini bilme, dünyayı tanıma, ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Geçen hafta Hindistan’a gittim. Orası ayrı bir dünya, ayrı bir âlem. Herkesin gidip görmesini tavsiye ediyorum. Ülkemizin, dinimizin, milletimizin kıymetini bilme, dünyayı tanıma, türlü türlü zıtlıkların nasıl bir arada olduğunu görmek istiyorsanız Hindistan’a gidin.</p>
<p>Getirilen otobüsle yaklaşık iki saatte otele gittik, yerleştik ve akşam da Dârü’l-Hüdâ Üniversitesi’ne giderek açık havada yapılan sohbet toplantısına katıldık. Sohbete bin beş yüz öğrenci ve hocaları katıldılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Çok samimi ve tatlı sohbetler oldu. Hazırlanan yemek ve uyuma saati geldi, ancak orada hafızalara kazınan üniversite rektörünün (Seyyid Haydar Ali Shihab Thangal) söylediği şu sözler oldu: “Biz Üstad Bediüzzaman’ın ‘Medresetüzzehra’ projesini uyguluyoruz. Fen bilimleri ile dinî ilimleri birlikte okutuyoruz.” Bütün İslâm üniversiteleri aynı şeyi söylüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonraki gün şehrin en büyük kapalı salonunda sempozyum yapıldı. Türkiye, ABD, Kanada, Dubai, Lübnan, İngiltere ve Hindistan’dan gelen bilim adamları ile âlimler “Modern Türkiye’de İslâm ve Risale-i Nur” adlı sempozyumda tebliğler sundular. Salon tıklım tıklım, binlerce insan ilgi ile takip ederek sonunda sorular sordular, mükemmel bir kardeşlik havası içinde program sona erdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı gün akşamda Dârü’l-Hüdâ’nın düzenlediği halka açık, açık hava toplantısında halka hitap edildi, konu yine Bediüzzaman ve Risale-i Nur’du. Binlerce insan tekbirlerle konuşmaları takdir ettiklerini gösterdiler. Burada alkış yapılmıyor, takdir edince tekbir getiriyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu toplantıya Kelara eyaleti eğitim ve devlet bakanları katıldılar. Bir profesörün sitem dolu şu sözlerini not etmişim: “Neden Bediüzzaman’ı bize geç tanıttınız?”</p>
<p><strong>SAKAFİ-İ SÜNNİYYE İSLÂM ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ: “BEDİÜZZAMAN SADECE SİZİN DEĞİL, BÜTÜN ÜMMETİN İMAMI”</strong></p>
<p>Daha sonraki gün, Hintli eski bir bakan ile Srilanka Eğitim Bakanının da katıldığı Merkez Sakafi-i Sünniyye İslâm Üniversitesi’nde düzenlenen sempozyuma katıldık. Konusu “Çok Kültürlü Bir Dünyada İmanlı, Anlamlı ve Barış İçinde Yaşama Pratiği: Risale-i Nur Yaklaşımı” idi. Burada açılış konuşmasını rektör yaparak şöyle dedi: “Bediüzzaman sadece sizin değil, bütün ümmetin imamı, üstadı ve müceddididir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı gün akşam bu üniversite bir açık hava toplantısı düzenledi, Mevlit ve Lihye-i şerif gecesi, üniversite yönetimine göre bir milyon, Hint medyasına göre beş yüz bin kişi katıldı. Açılış duasını Bediüzzaman’ın talebesi Abdullah Yeğin ağabey yaptı. Harika konuşmalar yapıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Üniversite rektörü eline Lem’alar’ı alarak: “Bu allâme-i cihan, müceddid-i ümmet Bediüzzaman Hazretleri’nin kitabıdır ve Üstad şöyle buyuruyor: Sakalı şerifi kastederek, “O saçların ziyareti vesiledir. Resul-i Ekrem’e (a.s.m.) karşı salâvat getirmeye sebep ve bir hürmet ve muhabbete medardır. Vesilelik ciheti o şeyin zatına bakmaz, vesilelik cihetine  bakar. Onun için, eğer bir saç hakikî olarak Lihye-i Saadetten olmazsa, madem zâhir hale göre öyle telâkki edilmiş ve o vesilelik vazifesini yapıyor ve hürmete ve teveccühe ve salâvata vesile oluyor; kat’î senetle o saçın zâtını teşhis ve tayin lâzım değildir. Yalnız, aksine kat’î delil olmasın, yeter…”</p>
<p style="text-align: justify;">Bu satırları okuyunca yüz binlerce insan tekbirlerle meydanı çınlattı. Rektör neden bu konuşmayı yaptı? Çünkü iki büyük Müslüman grup arasında Efendimizin sakal-ı şerifi ile ilgili bir tartışma varmış ve Üstadın ifadelerini delil göstererek son noktayı koyuyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu muhteşem toplantıdan sonra Seyyidler cemaatinin lideri şöyle dedi: “Bugün bu meydanda toplananların kalbine bir tohum ektik, onlar yarın gelip bize soracaklar, ‘Bediüzzaman kimdir?’ diye, biz de onlara Üstadı anlatacağız.”</p>
<p><strong>PROF. DR. M.A. ISLAHİ: BEDİÜZZZAMAN’I TANIMANIN SEVİNCİ İÇERİSİNDEYİZ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Delhi’de otele yerleştikten sonra, sabah nerelerde programlar olacak onları öğreniyoruz. JNU Üniversitesi’nde iki salon ayrılmış, birinde İngilizce, diğerinde Arapça konuşmalar yapılacak. JNU Üniversitesinin dünyanın on üçüncü önemli üniversitesi olduğunu söylediler. Beş bin doktora öğrencisi var. Onların başındaki isim, sempozyumun koordinatörü Prof. Mujeebur Rahman karınca gibi çalışıyor, sevincinden dört köşe…</p>
<p style="text-align: justify;">Açılış konuşması, JNU Üniversitesinden Arap ve Afrika Çalışmaları Dekanı Prof. Dr. M.A. Islahi tarafından yapıldı. Islahi konuşmasında “100 yıl önce fikirleriyle dünyaya gelen bu zatı yeni tanımanın sevinci içerisindeyiz. Ona Bediüzzaman ismi verilmesi boşuna değildi, çünkü kendisi bu ismi hak etti ve çok sıkıntılar çekti. O İslâmın bir şiddet dini olmadığını öğretti ve o her zaman İslâm’ın şiddet karşıtı olduğunu söyledi” dedi.</p>
<p><strong>HİNDİSTAN DEVLET BAKANI KHAN:RİSALE-İ NUR “BEREKETÜ’L-KUR’ÂN”DIR</strong></p>
<p>Hindistan Devlet Bakanı Janab Arif Muhammad Khan, konuşmasında; “Bu konferans vasıtasıyla Risale-i Nur’u araştırdım, okudum ve Risale-i Nur’u şöyle tanımlayabilirim: ‘Bereketü’l-Kur’ân.’ Yani Bediüzzaman yazdığı risalelerin hakikatlerini Kur’ân’dan almıştır. Bediüzzaman Hutbe-i Şamiye’de şunu der: ‘Gelecek İslam’ındır ve İslam’ın olacak, bu da iman ile olacak.’ Bu çok önemli bir cümledir. O normal bir yazar değildir ve kafamızdaki birçok yargıyı yıkıcı şeyler söyledi. Bizim kafamızdaki ayrımcı fikirleri yıkıyordu. Bediüzzaman eserlerinde çoklukla şu ayeti yazar: ‘Ve in min şey’in illa yusebbihu bi hamdihi.’ Yani her şey Allah’ı tesbih eder, bilerek ya da bilmeyerek, bütün insanlar da bunun içerisine girer. İnsanların farklı olması Allah’ın bir sanatıdır, Allah’ın sanatına savaş mı açacağız. Bu Allah’ın merhametidir. Hindistan’daki Müslümanlar çok zulüm gördüler, ancak kesinlikle ülkeyi terk etmediler. Bu yüzden bu  konferansı burada organize etmeniz çok anlamlı. Bu muhteşem mesajı buraya getirdiğiniz için çok teşekkür ederim. İnsanları barış ve mutluluk içerisinde yaşatacak bu konferansta onun mesajı verilecek.”</p>
<p><strong>PROF. DR. ABDULHAKİM EL ENİS: RİSALE-İ NUR BİR FİKİRLER FABRİKASI</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Delhi’deki sempozyumda Hintli ve dışarıdan gelen altmış civarında bilim adamı tebliğ sundular. Tebliğlerde çok önemli konular işlendi. Dubai’den konferansa katılan Prof. Dr. Abdulhakim El Enis, konuşmasında: “Bediüzzaman milyonlarca insana barış yolunu gösterdi ve insanlık için çalıştı. Büyük insanlar ölünce büyüklükleri bitmez, ancak daha da artar. Risale-i Nur bir fikirler fabrikasıdır ve sizi bu fikirleri keşfetmeye davet ediyorum” dedi. Daha sonra Iraklı İhsan Kasım Salihi şu ifadeleri kullandı: “Siz bir doktora gidersiniz ve doktor size aspirin verir, aspirin sizin Türk mü Müslüman mı olduğunuza bakmaz. Risale-i Nur da aynı bu ilaç gibi bütün insanlığa hitap etmektedir. İnsanlığa Kur’ân eczanesinden ilaçlar sunmaktadır.”</p>
<p><strong>ÇİNLİ ÖĞRETİM ÜYESİ: BUGÜN YENİDEN DOĞDUM</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çinli bir öğretim üyesi, dünya barışı ile ilgili oturumu dinledikten sonra şunu söyledi: “Bugün benim doğum günümdür, ama ben bugün yeniden doğdum. Dünya barışına bu kadar önem veren ve bu kadar güzel anlatan bir İslam âlimi ile karşılaşmaktan çok memnun oldum, duygularımı anlatmakta zorlanıyorum.”</p>
<p style="text-align: justify;">Kendisine detaylı bilgiler verildi ve kitaplar hediye edildi. Umuyorum Müslüman olacak, Allah ona hidayet versin, çünkü  hazırdı.</p>
<p><strong>“BEDİÜZZAMAN” DENDİKÇE AKLA TÜRKİYE GELİYORDU</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kapanış konuşmasını Türkiye’nin büyükelçisi ile diğer bazı konuşmacılar yaptılar. Özellikle büyükelçimizin orada olması çok anlamlı idi. Öyle olması gerekirdi, çünkü on gün boyunca Hindistan’da Türkiye rüzgârı esti, her yerde Türkiye konuşuldu, ülkemizin adı anıldı, milletimizin yetiştirdiği müceddidin fikirleri tartışıldı. Her “Bediüzzaman” dendikçe akla aynı zamanda Türkiye de geliyordu. Yüz binlerin katıldığı programlarda ülkemizin temsilcisinin olmaması bir eksiklik olurdu, kendilerine teşekkür ediyorum.</p>
<p><strong>BASIMEVİ AÇILIŞI</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sempozyum programları bitince, Hindistan basımevlerinin olduğu sitede, oranın en güzel mekânının açılışı yapıldı. Tek Müslüman kuruluş oldu. Seksen bin kitap basılmış, Arapça ve İngilizce olarak, inşallah hayırlı hizmetlere vesile olacak. Oranın açılışı yapıldıktan sonra seyitler cemaatinin lideri, bir evi hizmette kullanmak üzere verdiğini açıkladı. Tabi orada bulunan herkes buna çok sevindi.</p>
<p><strong>“CENAB-I HAK BU HİZMETİ BÜTÜN DÜNYAYA YAYACAK”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Anlattıklarım, olanların küçük bir kısmını oluşturuyor. Hepsini anlatmak mümkün değil. Diyeceksiniz ki, bu kadar harika hizmetleri kim yapıyor? Hemen söyleyeyim, bir avuç gencecik insan, daha sakalları yeni çıkmış, enaniyet, gurur, kibir, ucb, gösteriş yok, ben yaptım diyen yok, hangisiyle konuşup tebrik etseniz, o diğer kardeşinin faziletini anlatıyor, kendisinin bir şey yapamadığından bahsediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bunlar mı hakikat kahramanları ve dünyaya karşı meydan okuyan? Heyhât! Bunlar nerede, evliyaları bu zamanda âciz bırakan bu kudsî hizmet mücahidleri nerede?” diyenlere, eğer sesim yetişseydi diyecektim: İşte o aranan hakikat kahramanları ve hizmet mücahidleri burada ve dünyanın her yerinde.</p>
<p style="text-align: justify;">Said Özdemir ağabey, bir hatırasını anlatıyor: Bediüzzaman Hazretlerini bir ziyaretimde buyurdu ki: “Kardeşim, bu sana son vasiyetimdir. Sizler hizmeti düşünmeyin. Cenab-ı Hak bu hizmeti bütün dünyaya yayacak. Esas sizin düşüneceğiniz, uhuvvet, muhabbet, ittihad, tesanüd.”</p>
<p><strong>İMAM-I RABBANÎ’Yİ ZİYARET</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bediüzzaman Hazretleri, “Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır diye ziyaretine bir dâvet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim” diyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Biz de buraya kadar gelip o mübarek insanı ziyaret etmeden gitmek olmaz dedik ve yola koyulduk. Delhi’ye iki yüz yetmiş beş kilometre olduğu halde gidip gelmemiz on dört saat sürdü. Ama hiçbir yorgunluk hissetmedik, bu da imamın feyzinden diye yorumladık…</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı Rabbani’nin torunlarından az sayıda orada oturanlar var. Çok mübarek insanlar, kendileriyle görüştük, İmamın türbesinde sohbet ve muhabbet ettik. Abdullah Yeğin Ağabey güzel bir dua okudu, manevi bir atmosfer meydana  gelmişti. Zaten daha önceden Türkiye’den giden kardeşlerimiz kendilerine yardımcı olmuşlar, ondan dolayı Üstadı ve cemaati çok iyi biliyorlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/biz-bediuzzamanin-medresetuzzehra-projesini-uyguluyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Emek ile sermâye nasıl barışır?</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/emek-ile-sermaye-nasil-barisir/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/emek-ile-sermaye-nasil-barisir/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Apr 2012 13:05:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Said Nursi</dc:creator>
				<category><![CDATA[LÂHİKA]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[1 Mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[Emek]]></category>
		<category><![CDATA[sermaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=4900</guid>
		<description><![CDATA[Acaba ikisini barıştırmak çaresi yok mudur? Evet, vücub-i zekât ve hurmet-i riba, karz-ı hasen şerait-i sulhiyedir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/04/emek_ile_sermaye.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-4902" style="border: 1px solid black; margin: 5px;" title="emek_ile_sermaye" src="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/04/emek_ile_sermaye-280x156.jpg" alt="" width="280" height="156" /></a>Acaba ikisini barıştırmak çaresi yok mudur? Evet, vücub-i zekât ve hurmet-i riba, karz-ı hasen şerait-i sulhiyedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu âlemin ihtilâli nedir?”<br />
“Sa’yin sermaye ile mücadelesidir.”<br />
“Acaba ikisini barıştırmak çaresi yok mudur?”<br />
“Evet, vücub-i zekât ve hurmet-i riba, karz-ı hasen şerait-i sulhiyedir. Şu riba taşını altından çeksek, şu zalim medeniyet kasrı çökecektir.”<br />
<strong>Eski Said Dönemi Eserleri, Rumuz, s. 513</strong><br />
***<br />
Bu devirde sû-i istimâlât o dereceye vardı ki, bir sermâyedar, kendi yerinde oturup, bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde; bir bîçare amele, sabahtan akşama kadar, tahte’l-arz mâdenlerde çalışıp, kùt-u lâyemût derecesinde, on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Şu hal, müthiş bir kin, bir iğbirar verdi ki, avâm tabakası havâssa îlân-ı isyan etti. Şu asrın tâbiriyle, sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde, evvel Rusya’yı zîr ü zeber edip geçen Harb-i Umûmiden istifade ederek, her yerde kök saldılar.<br />
<strong>Mektûbât, s. 354, (yeni tanzim, s. 618)</strong><br />
***<br />
Arkadaş! Heyet-i içtimâiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Havas kısmı avamdan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvasalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvasalayı temin eden zekât ve muavenettir. Halbuki vücub-u zekât ile hurmet-i ribaya müraat etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvasala kesilir, sıla-i rahim kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram, itaat, muhabbet yerine ihtilâl sadaları, haset bağırtıları, kin ve nefret vaveylaları yükselir. Kezalik, yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkirler yağıyor.<br />
<strong>İşârâtü’l-İ’câz, s. 49, (yeni tanzim, s. 79)</strong><br />
***<br />
İşârâtü’l-İ’câz’da ispat edildiği gibi, bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin mâdeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Birinci Kelime: “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse, bana ne.”<br />
İkinci Kelime: “Sen çalış, ben yiyeyim.”<br />
Evet, hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede havâs ve avâm, yani zenginler ve fakirler, muvâzeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvâzenenin esâsı ise, havâs tabakasında merhamet ve şefkat; aşağısında, hürmet ve itaattir.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi, birinci kelime havâs tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir; ikinci kelime avâmı kine, hasede, mübârezeye sevk edip, rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selb ettiği gibi; şu asırda, sa’y, sermâye ile mübâreze neticesi, herkesçe mâlûm olan Avrupa hâdisât-ı azîmesi meydana geldi.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte, medeniyet, bütün cemiyât-ı hayriye ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şedid inzibat ve nizâmâtıyla, beşerin o iki tabakasını musâlâha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müthiş yarasını tedâvi edememiştir. Kur’ân, birinci kelimeyi esâsından vücûb-u zekât ile kal’ eder, tedâvi eder; ikinci kelimenin esâsını hurmet-i ribâ ile kal’ edip, tedâvi eder. Evet, âyet-i Kur’âniye, âlem kapısında durup, ribâya “Yasaktır!” der. “Kavga kapısını kapamak için, ribâ kapısını kapayınız!” diyerek, insanlara ferman eder. Şâkirdlerine, “Girmeyiniz!” emreder.<br />
<strong>Sözler, s. 373, (yeni tanzim, s. 661)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>LÜGATÇE</strong><br />
vücûb-u zekât: Zekâtın vâcib, şart oluşu.<br />
hurmet-i ribâ: Fâizin haram oluşu.<br />
karz-ı hasen: Güzel borç, faizsiz verilen borç.<br />
şerait-i sulhiye: Barış şartları.<br />
riba: Faiz.<br />
kasr: Saray.<br />
sa’y: Gayret, çalışma, emek.<br />
heyet-i içtimâiye: Sosyal şekillenmeler.<br />
havas: Mârifet ve yaşayışça üstün olan, üst tabaka.<br />
avam: Sıradan biri, fakir halk tabakası.<br />
hatt-ı muvasala: Kavuşma hattı.<br />
muavenet: Yardım, yardımlaşma.<br />
müraat: Uyma, riayet etme.<br />
sıla-i rahim: Akrabayı ziyâret etme, alâkayı devam ettirme.<br />
ihtiram: Hürmet, saygı gösterme.<br />
ihtilâlât-ı beşeriye: Beşerdeki ihtilâller.<br />
ahlâk-ı seyyie: Kötü ahlâk.<br />
hayat-ı içtimâiye-i beşeriye: Beşerin sosyal hayatı.<br />
muvâzene: Denge.<br />
mübâreze: Çekişme, çarpışma.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/emek-ile-sermaye-nasil-barisir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Peygamberimizin (asm) hayatına nasıl bakmalı?</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/peygamberimizin-asm-hayatina-nasil-bakmali/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/peygamberimizin-asm-hayatina-nasil-bakmali/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Apr 2012 19:49:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Said Nursi</dc:creator>
				<category><![CDATA[LÂHİKA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=4828</guid>
		<description><![CDATA[Tarihlerin naklettikleri Peygamberimiz (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Tarihlerin naklettikleri Peygamberimiz (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimiz (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhiyle sulanmış ve fazl-ı Rabbâniyle tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahvâl-i suriyesinden zayıf birşey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.</p>
<p style="text-align: justify;">Maahaza, mebde-i hayatına şek ve şüpheyle bakan adam, her halde masdarla mazhar, menba ile mâkes, zatıyla tecellî aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şüpheye düşer. Evet, Nebiy-yi Zîşan (a.s.m.) tecelliyât-ı İlâhiye mazhar ve mâkestir; masdar ve menbâ değildir. Çünkü, o zat yalnız âbiddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek, bu kadar görünen terakkiyat, kemâlât onun zatî malı değildir. Ancak hariçten verilen, Rahmân-ı Rahîmin tecellîleridir. Evvelce beyan edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mânâ-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ-yı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gafletle o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, san’at-ı İlâhiyeyi tâğûtî bir tabiata mal ederler.<br />
<strong>Mesnevî-i Nuriye, s. 74</strong><br />
***<br />
Altıncı Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ahval ve evsâfı, siyer ve tarih suretiyle beyan edilmiş. Fakat o evsaf ve ahvâl-i galibi, beşeriyetine bakar. Halbuki, o zât-ı mübarekin şahs-ı mânevîsi ve mahiyet-i kudsiyesi o derece yüksek ve nuranîdir ki, siyer ve tarihte beyan olunan evsaf, o bâlâ kamete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvafık düşmüyor. Çünkü, “Essebebü kelfail” sırrınca, hergün, hattâ şimdi de bütün ümmetinin ibadetleri kadar bir azîm ibadet sahife-i kemâlâtına ilâve oluyor. Nihayetsiz rahmet-i İlâhiyeye, nihayetsiz bir surette, nihayetsiz bir istidatla mazhar olduğu gibi, hergün hadsiz ümmetinin hadsiz duâsına mazhar oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve şu kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinatın tercümanı ve sevgilisi olan o zât-ı mübarekin tamam-ı mahiyeti ve hakikat-i kemâlâtı, siyer ve tarihe geçen beşerî ahval ve etvâra sığışmaz. Meselâ, Hazret-i Cebrâil ve Mikâil iki muhafız yaver hükmünde gazve-i Bedir’de yanında bulunan bir zât-ı mübarek, çarşı içinde bedevî bir Arapla at mübayaasında münazaa etmek, birtek şahit olan Huzeyme’yi şahit göstermekle görünen etvârı içinde sığışmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte, yanlış gitmemek için, her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibarıyla işitilen evsâf-ı âliye içinde başını kaldırıp hakikî mahiyetine ve mertebe-i risâlette durmuş nuranî şahsiyet-i mâneviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer. Şu sırrı izah için şu temsili dinle:</p>
<p style="text-align: justify;">Meselâ bir hurma çekirdeği var. O hurma çekirdeği toprak altına konup açılarak koca meyvedar bir ağaç oldu. Hem gittikçe tevessü eder, büyür.</p>
<p style="text-align: justify;">Veya tavus kuşunun bir yumurtası vardı. O yumurtaya hararet verildi, bir tavus civcivi çıktı. Sonra, tam mükemmel, her tarafı kudretten yazılı ve yaldızlı bir tavus kuşu oldu. Hem gittikçe daha büyür ve güzelleşir.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi, o çekirdek ve o yumurtaya ait sıfatlar, haller var. İçinde incecik maddeler var. Hem ondan hasıl olan ağaç ve kuşun da, o çekirdek ve yumurtanın âdi, küçük keyfiyet ve vaziyetlerine nispeten büyük ve âli sıfatları ve keyfiyetleri var.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi, o çekirdek ve o yumurtanın evsâfını ağaç ve kuşun evsâfıyla raptedip bahsetmekte lâzım gelir ki, her vakit akl-ı beşer başını çekirdekten ağaca kaldırıp baksın ve yumurtadan kuşa gözünü tevcih edip dikkat etsin—tâ işittiği evsâfı onun aklı kabul edebilsin. Yoksa, “Bir dirhem çekirdekten bin batman hurma aldım” ve “Şu yumurta, cevv-i âsumanda kuşların sultanıdır” dese, tekzip ve inkâra sapacak.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte, bunun gibi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın beşeriyeti, o çekirdeğe, o yumurtaya benzer. Ve vazife-i risâletle parlayan mahiyeti ise, şecere-i tûbâ gibi ve Cennetin tayr-ı hümayunu gibidir. Hem daima tekemmüldedir. Onun için, çarşı içinde bir bedevî ile nizâ eden o zâtı düşündüğü vakit, Refref’e binip, Cebrâil’i arkada bırakıp, Kab-ı Kavseyne koşup giden zât-ı nuranîsine hayal gözünü kaldırıp bakmak lâzım gelir. Yoksa ya hürmetsizlik edecek veya nefs-i emmâresi inanmayacak.<br />
<strong>   Mektubat, 19. Mektub, s. 97</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/peygamberimizin-asm-hayatina-nasil-bakmali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kur’ân ve M. Kemal</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/kuran-ve-m-kemal/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/kuran-ve-m-kemal/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Apr 2012 19:42:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kazım Güleçyüz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kazım Güleçyüz]]></category>
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=4824</guid>
		<description><![CDATA[Müflis Proje: Kemalizm kitabımızla başlayan tartışma devam ederken, daha önce Anayurt gazetesindeki köşesinde, kitabın Atatürk’ü koruma kanunuyla ilgili bölümünü eleştiren ve bu kanunun]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Müflis Proje: Kemalizm kitabımızla başlayan tartışma devam ederken, daha önce Anayurt gazetesindeki köşesinde, kitabın Atatürk’ü koruma kanunuyla ilgili bölümünü eleştiren ve bu kanunun kalkmaması gerektiğini savunan Mehmet Arif Demirer (30.l.12), Ceviz Kabuğu programı sonrasındaki bir yazısında da, Kâzım Karabekir’in M. Kemal’den aktardığı, kitapta yer verdiğimiz ve programda da gündeme getirdiğimiz sözleri işlemiş (12.3.12).</p>
<p>O sözleri bir kez daha hatırlayalım:<br />
“Evet, Karabekir; Araboğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’ân’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım. Tâ ki, budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler&#8230;” M. Kemal’in “Araboğlu” dediği, Peygamberimiz (a.s.m.); “yave,” yani “safsata ve saçmalık” olarak nitelediği de Kur’ân’ın âyetleri. Hâşâ!&#8230; Said Nursî, “Kur’ân’a karşı suikast” olarak vasıflandırdığı ve “Kur’ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin” sözüyle açığa vurulduğunu belirttiği “dehşetli plan”dan söz ederken, bu olayı anlatıyordu (Sözler, s. 747).</p>
<p style="text-align: justify;">Tercümenin yaptırılış amacıyla ilgili olarak Demirer M. Kemal’in “Türk, Kur’ân’ın arkasından koşuyor, fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu bu kitapta neler olduğunu Türk anlasın” sözlerini aktararak, bizi bu gerekçeyi çarpıtmakla eleştiriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Çarpıtma bunun neresinde? Tam tersine, bizim yaptığımız yorumla bir örtüşme söz konusu.</p>
<p style="text-align: justify;">Demirer, kitabımızda yine M. Kemal’e ait “İslâm Türkleri uyuşturdu. Türk milleti birçok asırlar, bir kelimesinin mânâsını bilmediği halde Kur’ân’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü” sözüne yer vermemize de takılmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Oysa bunlar da M. Kemal’in el yazısıyla yazılan ve Afet İnan’ın Medenî Bilgiler kitabında orijinal metinleriyle yer alan ifadeler. Şunlar da:</p>
<p style="text-align: justify;">“Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah’a mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (&#8230;) Bütün dinler, milletlerin cehaletinin yardımıyla, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur.”</p>
<p style="text-align: justify;">Bunların anlamı son derece açık değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Yine Demirer’in mevzuvatan.com internet sitesindeki Raşit Çağın imzalı yazıdan aktardığı bilgilerde, meal yazma işinin Mehmet Âkif’e verildiği, ama onun bu görevi bıraktığı belirtiliyor. Orada ifade edilmeyen bir bilgi ise, Âkif’in, başlayıp da vazgeçtiği tercümenin, yaptığı kısımlarını yaktırdığı. Acaba niye? Sebebi, Said Nursî’nin, “(Kur’ân’daki) lüzumsuz tekraratı herkes görsün, tercümesi onun yerinde okunsun diye dehşetli bir plan” diyerek belirttiği şey olmasın!</p>
<p style="text-align: justify;">Velhasıl, bu hamur daha çok su götürür.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/kuran-ve-m-kemal/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Müflis proje</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/muflis-proje/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/muflis-proje/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Apr 2012 19:37:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kazım Güleçyüz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kazım Güleçyüz]]></category>
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=4821</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’deki olumlu gelişmeleri Kemalizmin hanesine yazarken, bilumum sorun ve sıkıntıları demokrasiye fatura eden bir anlayış hâlâ var. Ancak türlü demagoji ve çarpıtmalarla zeytinyağı gibi ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Türkiye’deki olumlu gelişmeleri Kemalizmin hanesine yazarken, bilumum sorun ve sıkıntıları demokrasiye fatura eden bir anlayış hâlâ var. Ancak türlü demagoji ve çarpıtmalarla zeytinyağı gibi her durumda üste çıkma işgüzarlığını elden bırakmayan bu anlayış her geçen gün daha da marjinalleşiyor.</p>
<p>Çünkü hep tekrarlanan bir sözde vurgulandığı gibi, “Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkma gibi bir huyu var.” Gizlenen ya da çarpıtılan gerçekler, bir gün mutlaka gün yüzüne çıkıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Eski Amerikan başkanlarından, zenci-beyaz ayrımcılığına karşı verdiği mücadele ile tarihe geçen Abraham Lincoln’ün “Bazı insanları her zaman, bütün insanları zaman zaman aldatabilirsiniz. Ama herkesi devamlı aldatamazsınız” sözü de aynı mânâyı çok güzel ifade etmekte.</p>
<p style="text-align: justify;">Bediüzzaman’ın da bu bağlamda son derece önemli ve manidar beyan ve tesbitleri mevcut.</p>
<p style="text-align: justify;">Meselâ, “Kahır ve cebirle (zorla) zahirî bir hakimiyet, sathî (sığ) bir tahakküm, kısa bir zamanda ibka edilebilir (sürdürülebilir). (&#8230;) Tehditlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı ammeyi (kamuoyunu) başka bir mecraya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz’î’dir (azdır), sathîdir, muvakkat olur” ifadeleri (İşârâtü’l-İ’caz, s. 269).<br />
Keza “İtikadım ve yakînimdir (kesin inancımdır) ki, hak neşv ü nema bulacaktır (gelişecektir)—eğer çendan (her ne kadar) toprakta gizlense&#8230; Ve taraftar ve mültezimleri (hakka bağlı olanlar) muzaffer olacaklardır—eğer çendan zaman ve zeminin merhametsizliğinden az ve zayıf olsalar&#8230;” cümleleri (Muhakemat, s. 23).</p>
<p style="text-align: justify;">Ve “Millet uyanmış, mugalâta (demagoji) ve cerbezeyle (hakkı bâtıl, bâtılı hak göstererek) iğfal olunsa (aldatılsa) da, devam etmeyecektir. Hakikat telâkkî olunan hayalin ömrü kısadır. Feveran eden (coşan) efkâr-ı umumiye (kamuoyu) ile o aldatmalar ve mugalâtalar dağılacaktır ve hakikat meydana çıkacaktır inşaallah” beyanları (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 145).</p>
<p style="text-align: justify;">Said Nursî’nin yüz sene önce dile getirdiği bu hakikatler, sonraki süreçte ortaya sürülüp envai çeşit baskı, tehdit, dayatma, hile ve aldatmalarla sürdürülmeye çalışılan yalanlar için de geçerli.</p>
<p style="text-align: justify;">Kemalizmde olduğu gibi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Mutlak iktidarı elinde tuttuğu dönemlerde toplumu kendi anlayışına göre biçimlendirmek için her yola başvuran bu ideoloji, her alanda yol açtığı köklü ve derin tahribat dışında, hedeflerine ulaşamadı, fiyaskoyla sonuçlanıp iflâs etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhuriyet adı altında uyguladığı istibdad-ı mutlak, cumhuriyete gerçek anlamını kazandıran demokrasi geliştikçe zayıflayarak eridi.</p>
<p style="text-align: justify;">Din karşıtlığı şeklinde anlayıp öyle tatbik ettiği laiklik demokratik bir yoruma tâbi tutuldukça, din ve vicdan özgürlüğü üzerindeki baskılar hafifledi, din eğitimi ve dinî yayınlar gelişti, dinî hayat canlandı, dindarlık tezahürleri yaygınlaştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Halkçılık adına halka rağmen sürdürdüğü dayatma ve baskılar, birer birer ortadan kalkıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Milliyetçilik adı altında yaptığı ayrımcılık ve baskılar, bilhassa Kürt sorunu olarak ortaya çıkan kronik problem örneğinde görüldüğü gibi, yol açtığı reaksiyon ve aksülamellerle ters tepti.</p>
<p style="text-align: justify;">Herşeyi devlet tekelinde yürütme esasına dayalı devletçilik, devletin etki alanını giderek daraltırken toplumun alanını genişleten çağdaş gelişmelerle her geçen gün daha da zayıflıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve sürekli ileriye dönük bir gelişme ve ilerlemenin ifadesi olması gereken devrimcilik, tam tersine donuk bir statüko bekçiliğine dönüştü.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu durumu gizleyip örtbas etmek için de türlü demagoji ve saptırmalardan medet umuluyor. Ama nafile. Görünen köy kılavuz istemiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Müflis proje çoktan yolun sonuna geldi.<br />
Şimdiye kadar baskı, tehdit, hile ve aldatmalarla sindirilip yanıltılan toplum, artık uyanmış, neyin ne olduğunu çok büyük ölçüde fark etmiş, yalanların defterini dürüp yerlerine doğruları ikame etmeye hazır hale gelmiş durumda. Yeter ki, araya sokulup yalanların ömrünü biraz daha uzatmak için kullanılan baltanın saplarına da aldanılarak, biraz daha zaman kaybedilmesin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/muflis-proje/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şefkat fedaileri</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/sefkat-fedaileri/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/sefkat-fedaileri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Apr 2012 19:33:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kazım Güleçyüz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kazım Güleçyüz]]></category>
		<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[fedai]]></category>
		<category><![CDATA[Hilmi Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[Konya]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Emin Birinci]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Fırıncı]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sungur]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Türkmenoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Said Gecegezen]]></category>
		<category><![CDATA[şefkat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=4819</guid>
		<description><![CDATA[Bundan 7 sene önce Konya’da yapılan ve Mustafa Sungur, Mustafa Türkmenoğlu, Mehmet Fırıncı, Mehmet Emin Birinci, Said Gecegezen, Hilmi Doğan gibi hizmet emektarlarının da katıldığı ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bundan 7 sene önce Konya’da yapılan ve Mustafa Sungur, Mustafa Türkmenoğlu, Mehmet Fırıncı, Mehmet Emin Birinci, Said Gecegezen, Hilmi Doğan gibi hizmet emektarlarının da katıldığı Üstadı anma programının konuşmacılarından Nevval Sevindi konuya kadın duyarlılığını yansıtan mesajlarla yaklaştığında, bilâhare selâmlama konuşmaları faslında kürsüye gelen Mehmet Fırıncı, Bediüzzaman’ın kadınlara yönelik “Hanımlar Rehberi” adlı özel bir risale tanzim etmek suretiyle de orijinal bir yeniliğe imza attığını vurgulayarak, daha önceki İslâm büyüklerinin hiçbirinin böyle bir uygulaması olmadığını söylemişti.</p>
<p>O toplantıdan sonraki süreçte rahmete kavuşan Türkmenoğlu, Birinci ve Doğan’ı bir kez daha dualarla yad edip hayattakilere sağlıklı ve hayırlı uzun ömürler dileyerek konuya geçersek:</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçekten muhterem Fırıncı’nın dediği gibi, toplumun bütün kesimlerine ihtiyaç duydukları Kur’ânî mesajları ulaştıran bir kaynak olarak Risale-i Nur’da hanımların da özel bir yeri var.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve tecdid mânâsı burada da söz konusu.</p>
<p style="text-align: justify;">Çünkü ahirzaman fitnelerinden en çok etkilenip zarar görme risk ve tehlikesine maruz kalan kesim kadınlar. Said Nursî’nin onlara dair bir mektubundaki “Gafil kısmını yanlış yollara sevk etmek için bir-iki komitenin tesirli bir surette perde altında çalıştığını hissettim ve bildim ki, bu millet-i İslâma dehşetli bir darbe o cihetten geliyor” sözü (Lem’alar, s. 464) bunu ifade ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu tesbitin isabet ve haklılığını teyid eden tezahürleri sıralamaya gerek yok. Herşey ortada.<br />
İşte Ahirzaman Müceddidi, buna karşı da gerekli manevî teçhizatı eserlerine koymuş; dahası, bunları özel bir rehber kitap olarak sunmuş.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu bakımdan, Risale-i Nur, herkes için olduğu gibi, bilhassa hanımlar açısından da kurtarıcı bir sığınak, manevî yaraları tedavi eden bir reçete.</p>
<p style="text-align: justify;">Onun içindir ki, Barla’da eserlerin yazılmaya başlandığı günlerden itibaren hanımlar da şevk ve heyecanla okudukları ve iman mertebelerinde terakkî etmelerine vesile olan risaleleri tanıttılar, neşrettiler, “çok hanımların Kur’ân ve iman nurlarıyla nurlanmasına vesile olup kahramanca hizmette bulundular.” (Tarihçe, s. 259)</p>
<p style="text-align: justify;">Üstad bir Emirdağ mektubunda şöyle diyor:<br />
“Nurda şefkat esas olmasından, hanımlar o cihette ileridir ve Nurlara ciddî yapışıyorlar. Ben ‘kardeşlerim’ dediğim zaman, hanım hemşirelerimi kardeşler içinde kast ederim. Bütün mektuplarımda onlar dahi muhatabımdır.” (s. 309)</p>
<p style="text-align: justify;">Buna mümasil başka güzel mesajlar da var.<br />
Meselâ Nur’un saff-ı evvel hanım talebelerinden, 2002’de rahmet-i Rahman’a kavuşmuş olan Manisalı Naile Özer’in Üstada bir bayramda gönderdiği tebrik üzerine Tahirî, Zübeyir, Bayram imzasıyla yazılan cevapta şöyle deniliyor:</p>
<p style="text-align: justify;">“Hanım Nur talebeleri ihlâsta erkeklerden ileri geçiyorlar. Risale-i Nur’a samimî ve halis alâkaları ve iştiyakları ziyadeleşmektedir.” (Yasemin Güleçyüz, Şefkat Kahramanları, s. 247)</p>
<p style="text-align: justify;">Zübeyir Gündüzalp de yine Naile Özer’e yazdığı ayrı bir mektupta Üstadın “Hanımlar şefkat kahramanıdırlar. Bu seciyeleri inkişaf ettirilince mühim terakkiyata mazhar olabilirler. Kadınlar arasında da fedakâr Nur Talebeleri çıkacak ve ahirzamanda dine ehemmiyetli bir surette hizmet edecek” beyanını aktarıyor (a.g.e., s. 248).</p>
<p style="text-align: justify;">Mektubun devamında Gündüzalp, “Nur Talebesi hanımlar, adeta ihlâslarına binaen Rahmet-i İlâhî tarafından seçilmiş. Kalplerine Kur’ân ve iman nurları ile iman derecelerinde terakkî ettiren Risale-i Nur’un manevî cazibesi Allah tarafından yerleştirilmiş. Ve Allah onları sevmiş.”</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yılki Risale-i Nur Gençlik Kongresi’nin masa çalışmaları için, geçen hafta sonu Türkiye’nin dört bir yanından gelerek İstanbul’da buluşan şefkat fedailerinin ilgi, dikkat, şuur, hassasiyet, cevvaliyet ve dinamizmi bize bunları hatırlattı.</p>
<p style="text-align: justify;">Hak katında sa’yleri makbul, ihlâs ve istikamet çizgisinde yolları açık, şevkleri daim olsun.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/sefkat-fedaileri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ezanlı semtler</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/ezanli-semtler/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/ezanli-semtler/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Apr 2012 19:29:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Muhsin Duran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Cami]]></category>
		<category><![CDATA[cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[davet]]></category>
		<category><![CDATA[ezan]]></category>
		<category><![CDATA[namaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=4816</guid>
		<description><![CDATA[İç içe dünyalarda yaşıyoruz. İstanbul ayrı bir dünya, İstanbul’un içinde de dünyalar var. Eğlence dünyası, san’at dünyası, kitap dünyası, kültür dünyası gibi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/05/ezanli_semtler.jpg"><img class="alignleft  wp-image-4817" style="border: 1px solid black; margin: 5px;" title="ezanli_semtler" src="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/05/ezanli_semtler-280x183.jpg" alt="" width="280" height="183" /></a>İç içe dünyalarda yaşıyoruz. İstanbul ayrı bir dünya, İstanbul’un içinde de dünyalar var. Eğlence dünyası, san’at dünyası, kitap dünyası, kültür dünyası gibi.</p>
<p>Bunlardan birisi de cami, cemaat, namaz dünyasıdır. İstanbul’da bu dünya belki de uhrevî bir dünyadır, o sebeple de zevki, huzuru ancak yaşayanlarca bilinir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir günün seherinde Sultanahmet’te, Eyüp Sultan’da, Süleymaniye’de veya mahalle mescidinde sabah namazını edâ etmenin zevkine doyum olmaz. Beş vakit, camilerde dünyalar kurulur, dünyalar yaşanır. O mekânlar uhrevî âlemleri seyretme pencereleri, teneffüs bahçeleridir. Mü’minler o pencerelerden, o salonlardan, o bahçelerden bir başka nefes, bir başka haz alırlar, başka âlemleri seyrederler. Meleklerle yan yana, omuz omuzadırlar.<br />
***<br />
Devir, camilerde cemaatin kıt olduğu devirdir. Süleymaniye Camii’nin imamı sabah namazında hazır bulunan bir safı doldurmayan cemaatine döner:</p>
<p style="text-align: justify;">“Saflarınızı sık tutunuz. Siz biraz ileri, siz biraz geri, siz de şurayı doldurunuz” diye camide yarım saflık cemaatini uyarırken arkalara da göz atarak ikazlarını sürdürüyordu. Saf aralarında bulunan talebesi hocasının yarım saf olan cemaatine bu dikkatli uyarılarına bir anlam veremedi. Hocasının gözüne biraz da: “Bu kadarcık cemaate mi bunca uyarıların?” tarzında bir bakış gönderdi. Hocası anlamıştı:</p>
<p style="text-align: justify;">“Mehmet oğlum gel buraya” dedi. Onu mihraba dâvet etti. Mehmet beyninden yakalanmış gibi ileri fırladı ve “Buyurunuz hocam” dedi. Hoca mihraba gelmiş olan talebesine, parmağını koca ulu mabedin arkalarına doğru uzatarak:</p>
<p style="text-align: justify;">“Şuraya bak” dedi. Talebesi şimdiye kadar hiç görmediği varlıkların kapı ağzına kadar ulu mabedi doldurduklarını ilk kez hayret ve şaşkınlıkla görünce:</p>
<p style="text-align: justify;">“Aman Allah’ım! Meğer camii lebâleb doluymuş ya” diyerek meleklerin saf tutmalarının ihtişamını kendinden geçerek seyretti. Hocası tekrar:</p>
<p style="text-align: justify;">“Safa geçebilirsin Mehmet” dedi. Mehmet o günden bu yana camilerin cemaatinin iki kişi de olsa saflarının hiçbir zaman boş olmayacağına inanır oldu. Gösterilen bu sırrı da kimseyle paylaşmadı. Tâ ki 90’lı yaşlarına gelip bu sırrı ahirete götürmeyeyim düşüncesiyle dostlarına anlatana kadar.<br />
***<br />
Mü’minlerin beş vakit namazı cemaatle kılmaları, Efendimizin (asm) müekked, terk etmediği sünnetlerindendir. Efendimiz (asm) bu ibadeti yaz, kış, savaş, kıtlık, felâket zamanlarında da hiç terk etmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bedir Savaşından bir önceki gece Peygamber Efendimiz (asm), kendisi için yapılan gölgelikte idi. Bütün gecesini Kadir-i Zülcelâl’e ibadetle geçirmişti. Arkasından Rabb-i Rahîmine ellerine açarak kâinatı ağlatacak kadar hazin, arz ve semaya gözyaşı döktürecek kadar tesirli şu duâsını yaptı:</p>
<p style="text-align: justify;">“Allah’ım! Bana yaptığın va’dini yerine getir!<br />
“Allah’ım! Bu bir avuç Müslüman mücâhid helâk olursa, artık sana yeryüzünde ibadet edecek kimse kalmaz.”</p>
<p style="text-align: justify;">Resûl-i Kibriya Efendimiz (asm), vakit namazlarında da aynı duâyı tekrarlıyordu. Bu duâyı duyan mücâhidler ise heyecanlarından yerlerinde duramaz hâle gelmişlerdi.”1</p>
<p style="text-align: justify;">Yani, 950 kişiye karşı savaşan 300 kişi bu ölüm kalım gününde, bu çetin günde namaz mı kılıyorlardı?</p>
<p style="text-align: justify;">“Evet, hem de cemaatle kıldılar. İşte ilgili Kur’ân âyeti: ‘Savaşta mü’minler arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle birlikte namaza dursunlar ve silâhlarını da yanlarına alsınlar. Onlar secde ettikten sonra geri çekilip düşmana karşı dursunlar ve yerlerine henüz namaza durmamış olan diğer topluluk gelsin Onlar da tedbirli şekilde ve silâhlarını yanlarına alarak seninle beraber namaz kılsınlar.’2</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sünnet, “Cemaate devam edenlere 25-27 derece fazla sevap vardır” müjdesinden önce gelir. Sevap menfaatinden daha önemlisi Efendimizin (asm) cemaate devam etme fiilinde, tavizsiz oluşu, bu uygulamayı, âlem-i bekâya yürüyene kadar aksatmaması, aynı titizliği bizden de beklemesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Beş vakit namazın cemaati, dünya küremizi saran saflardakilerle beraber düşünülecek olursa: ”Onlar insanlığın duâ ordularıdır” diyebiliriz. En ücra bir safta yer almak da, bu duâ ordusunun bir neferi, bir askeri olmak demektir. Bu da, insan için muhteşem bir görevdir. Bu görevi bütün canlıları temsilen insanın yapmış olması, insanın gerçek makamına, kürsüsüne, tahtına oturması demektir. Onun için namaz dünyası, ibadet dünyası, cami dünyası başka bir dünyadır. İnsanın başka bir boyuta geçmesi demektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Günümüzde camiye devam eden insanların çoğunluğu âmî, ilimsiz, halktan kimselerdir. Bizde çoktandır, yüksek mevki sahipleri, kendi kültürüne yabancı kalmış, Batı kültürünü benimsemiş ilim erbabı, bu mekânlara fazla alâka göstermez, buralarda görünmek istemez veya az görünürler.<br />
***<br />
Sabah namazı için mahalle mescidine gitmeye hazırlanıyordum. Sivas’ta mühendis olan yeğenim, işi dolayısıyla iki gün misafirimdi. Onun yattığı odadan TV sesi geliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Galiba açık bırakmış” diyerek kapısını araladım. Hayır, uyanıktı.<br />
“Hayırlı sabahlar İlyas, uyuyamadın galiba?” dedim.<br />
“Hayır amca, ben erken kalkmaya alışığım, güne erken başlarım. Gazete başlıklarına bakıyorum.” dedi. Ben de:</p>
<p style="text-align: justify;">“Hoşça kal” diyerek mescidin yolunu tuttum. Döndüğümde yine ses geliyordu. Tekrar kapısını araladım:</p>
<p style="text-align: justify;">“Evlâdım namazını kılmışsındır her halde, Allah kabul buyursun” dedim.</p>
<p style="text-align: justify;">“Hayır amca, kılmadım” dedi. Ben eşikte bulunduğum halde aileden birisi olmasının samimiyetiyle:</p>
<p style="text-align: justify;">“İlyas, bu yaşa kadar annen, baban namaz hakkında mutlaka bir takım hatırlatmalarda bulunmuşlardır. Ama şimdi sen babasın, çocuklarına ikinci dünyalarını, ahiretlerini kim hatırlatacak? Onları kim uyaracak? Babalarını namaz kılarken görmezlerse onlar nasıl, nereden örnek alsın, uyarılsınlar?” diyerek istirahata çekildim.</p>
<p style="text-align: justify;">Ertesi gün İlyas yine misafirimdi. O sabah da mescidden döndüğümde odasından ses geliyordu. Kapısını çaldım:</p>
<p style="text-align: justify;">“Hayırlı sabahlar nasıl uyuyabildin mi?” dedim. İlyas hemen:<br />
“Amca namazımı kıldım” dedi.</p>
<p>***<br />
Bir yığın kitap okuyarak tahsil yapmış çocuklarımızın namaz kılmadıklarını görünce, bir eğitimci olarak aklıma hep Türkiye Cumhuriyeti okullarının eğitim programları gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu programlarla iki önemli iş, hiç iyi yapılamıyor:<br />
1- Yabancı dil eğitimi.<br />
2- Din eğitimi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bana göre birincisini yapamıyorlar, ikincisini yapmıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">İlkokulu saymayalım. Ortaokul üç, lise dört, Üniversite dört, toplam on bir sene eder. On bir sene en az iki lisan öğrenilecek bir süredir. Ama ne yazık ki, bizde üniversiteyi bitirenler de çoğunlukla yabancı dil konuşamazlar. Dil konusu böyle, ya din eğitimi nasıl? Resmî kayıtlara göre, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının % 99’u Müslüman’dır. Devlet vatandaşına tedrisatla dinini öğretmekten niçin kaçar, anlaşılır değil. Velilerin tamamı çocuğuna doğru din eğitiminin güvenilir el olan devlet tarafından okullarda verilmesini istemektedir. Buna rağmen on bir yıl içerisinde İslâm’a göre ikinci bir dünyayı kazanmak anlamına gelen din eğitimi verilmemektedir. Bu sebeple de Müslüman çocuğunun, üniversiteyi bitirmiş olmasına rağmen, dininin gereğini yerine getirmek diye bir kaygısı, çabası bulunmamaktadır. Okumuş insanımıza, öğretmen, mühendis, doktor, avukat olmuş kimselere yirmi yıla yakın tahsil hayatı boyunca İslâm bilinci verilmemektedir. Bu süre içerisinde, bilâkis dinine hor bakan bir aydın tipi de türetilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Geçmiş yıllarda TV programında Bosna-Hersek’li bir profesörü izlemiştim. Eşi de profesördü.</p>
<p style="text-align: justify;">Konuşmasında:<br />
“Biz Müslümanlığımızı titizlikle korumaktayız. Geleneklerimize bağlıyız. Çocuklarımızın tamamı üniversite bitirdi, önemli makamlarda görev aldılar, hepsi de namaz kılmaktadırlar,” demişti. Son söz olarak da:</p>
<p style="text-align: justify;">“Biz bu değerlerimiz nedeniyle ayaktayız.” ifadesinde bulunmuştu.<br />
***<br />
Kimliğini rızasıyla “Müslüman’ım” diye beyan eden kimse, namaz kılmayı ilme, modernliğe, çağa aykırı bir fiil olarak düşünüyorsa çelişkidedir. Bütün işlerimizin ve işyerimizin sahibi olan Allah’a ibadet aklın, mantığın, ilmin, dahası insanlığın gereğidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mutluluğu verene teşekkür, ibadet ne güzeldir.<br />
Bütün nimetlerin sahibine ibadet ne güzeldir.<br />
Hastalıklarımıza şifa verene ibadet ne güzeldir.<br />
Felâketlerden bizi koruyana ibadet ne güzeldir.<br />
Dahası en sonunda gideceğimiz âlemin sahibine ibadet ne güzeldir.<br />
***<br />
Bir Pazar sabahı, mahallemizin mescidinin minaresinden:</p>
<p style="text-align: justify;">“Essalâtü hayrun mine’n-nevm / Namaz uykudan hayırlıdır” sedasıyla uyanmak, alacakaranlıkta, ya temiz bir sabah esintisini ciğerlerine kadar teneffüs ederek veya yağmurlu, karlı havada olanca canlılığını hissederek mescidin yolunu tutmak, mü’min bir kul için ne güzeldir. Tanıdığımız veya hiç tanımadığımız mü’min kardeşlerimizin arasına katılmak, safına girmek, mihraptan yükselen Allah’ın kelâmını dinleyerek bir sabah namazı kılmak ne güzeldir.</p>
<p style="text-align: justify;">Belki merhum Yahya Kemal’in “Ezansız Semtler”de:</p>
<p style="text-align: justify;">“O sabah o Müslümanlığa az aşina Büyükada’nın o küçücük camii içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik. Namazdan çıkarken kapıda ayandan Reşid Akif Paşa durdu. Bayramlaşmayı unutarak elimi tuttu: ‘Bu bayram namazında iki defa mes’udum. Hamdolsun sizlerden birini kendi başına camiye gelmiş gördüm! Berhudar ol oğlum, gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti!” dediği&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Ey bu milletin aydınları, münevverleri, ilimle nurlanmış; öğretmen, mühendis, doktor, subay her meslekten güzel insanlar, Reşit Akif Paşa’nın Yahya Kemal’e: “…Hamdolsun sizlerden birini kendi başına camiye gelmiş gördüm! Berhudar ol oğlum, gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti…” sözleri bizlere söylenmiş sözlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sizin camiye gelmenize bir asra yakın zamandan beri hasret kalmış nice dedelerin ve babaların gözleri açık gittiğinin hikâyelerini az dinlemedik. Hâlâ da dinlemekteyiz, bunu biliyor muydunuz? Bilhassa Anadolu’da yaşamış bir babanın, bir dedenin ineğini, danasını satarak, bin bir ümitle okuttuğu çocuğunu mescidinde, safında görmesinin mutluluğunu bu memlekette kaç baba, kaç dede tattı ki? Bir araştırılsa karşımıza ne hazin hikâyeler çıkar tahmin edemezsiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Devlet-millet olarak Batıya yaklaştığımızdan bu yana öğretmen, mühendis, doktor, subay gibi münevverlerimiz camiden uzaklaştı. O günden beri her vakit, babalarımız sağına soluna selâm verirken sizi görmeyi ne kadar da çok arzu ediyorlar? Bu hasreti “Ezansız Semtlerde” Yahya Kemal Beyatlı edebî bir hüzne büründürerek beyan ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey bu necip milletin temiz evlâtları! Cami ve cemaatle aramızdaki örümcek ağından daha zayıf mazeretleri, engelleri artık kaldıralım. İki cihanda bizi mutlu edecek böyle bir dünyayı yeniden keşfedelim.</p>
<p style="text-align: justify;">En azından haftada bir Pazar sabahı hemen yanı başımızda mahalle mescidinin minaresinden yükselen ezan sesine, 1400 seneden beri ısrarla yapılan İlâhî çağrıya kulak vererek bir mescide gidelim. Çıkışta, belki bizi âyandan Reşit Âkif Paşa gibi bir Osmanlı meb’usu, münevveri karşılamayacak; ama mutlaka; O Yüce Yaratıcı’nın verdiği huzur içimizi kaplayacak. Bu güzelliğimizi görmeden göçmüş olan ecdadımızı sevindireceğiz. Muhtemelen samimî, bir mü’min kul, sevimli, mütebessim yüzü ve ışıl ışıl gözleriyle çıkışta ellerimizi tutacak, bizimle musafaha edecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Böylece bizler de, uzun süren bir hasreti bitirmiş, bu toprakların münevveri, aydını olarak “ezanlı semtler”in hakkını vermiş olacağız.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong><br />
1- Peygamberimizin (asm) Hayatı &#8211; S. Suruç.<br />
2- Nisa Sûresi &#8211; 102.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/ezanli-semtler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Avrupa’da en hızlı yayılan din, İslâm</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/avrupada-en-hizli-yayilan-din-islam/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/avrupada-en-hizli-yayilan-din-islam/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Apr 2012 19:23:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Çakır</dc:creator>
				<category><![CDATA[Faruk Çakır]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Yvonne Ridley]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=4812</guid>
		<description><![CDATA[“Avrupa'da en hızlı gelişen din İslâm. Sadece İngiltere'ye baktığımızda son 10 yılda 100 bin kişinin İslâmı tercih ettiğini görüyoruz. 100 yıl önce Avrupalı bir fikir adamı ‘İslâm en büyük dinlerden biri olacaktır’ demişti. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/05/F7B_Y6.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-4813" style="border: 1px solid black; margin: 5px;" title="F7B_Y6" src="http://www.yeniasya-international.de/wp-content/uploads/2012/05/F7B_Y6-280x142.jpg" alt="" width="280" height="142" /></a> “Avrupa&#8217;da en hızlı gelişen din İslâm. Sadece İngiltere&#8217;ye baktığımızda son 10 yılda 100 bin kişinin İslâmı tercih ettiğini görüyoruz. 100 yıl önce Avrupalı bir fikir adamı ‘İslâm en büyük dinlerden biri olacaktır’ demişti. Şimdi bakıyoruz, bu tahminler gerçek olmak üzere. Avrupa&#8217;da büyük ölçüde İslâm tercih edildiğine göre Said Nursî&#8217;nin tesbiti tam bir gerçek.”</p>
<p><strong>BEDİÜZZAMAN&#8217;IN TESBİTLERİNE YÜZDE YÜZ KATILIYORUM</strong></p>
<p style="text-align: justify;">“ ’Doğru İslâmı ve İslâma lâyık doğruluğu yaşamalıyız’ diyen Bediüzzaman&#8217;ın tesbitlerine yüzde yüz katılıyorum. Hepimiz burada inancımızın temsilcileriyiz. Dinimizi çok doğru bir şekilde yaşamalıyız ki, dışarıdan bakan insanlar ‘Bu din çok iyi, ne kadar güzel davranıyorlar’ diyebilsinler. Çünkü yaşantımız, bizim inancımızı yansıtan bir ayna.</p>
<p><strong>ONUN HER SÖZÜNÜ TEREDDÜTSÜZ KABUL EDİYORUM</strong></p>
<p>“Yatağımın başucunda Said Nursî&#8217;nin birkaç eseri var. Bundan sonra daha bir dikkatle okuyacağım. Birkaç gün önce bana yine bazı arkadaşlarınız Bediüzzaman&#8217;la ilgili bazı sözler aktardılar. Her söylediğini hiçbir şekilde şüpheye düşmeden kabul ediyorum. Her söylediği bana çok doğru geliyor.”</p>
<p><strong>İNGİLİZ GAZETECİ YVONNE RİDLEY, YENİ ASYA&#8217;NIN SORULARINI CEVAPLANDIRDI</strong></p>
<p><strong>Bediüzzaman’ın tesbitlerine yüzde yüz katılıyorum</strong></p>
<p>Yvonne Ridley, iş icabı bulunduğu Afganistan’da Taliban mensuplarınca kaçırılan ve sonrasında Müslüman olan ünlü bir İngiliz gazeteci. Hazırlığı devam eden “alternatif sosyal ağ” www.salamworld.com”un İstanbul’daki tanıtım ve  istişare toplantısına katılmak için ülkemize gelmişti. Kendisiyle Swiss Otel’de görüşmek nasip oldu. Gazetemizdeki “Mısır Mektupları”ndan hatırlayacağınız, yazarımız Fatma Nur Zengin ile birlikte, onun tercümanlığı vasıtasıyla bir sohbet gerçekleştirdik. Yvonne Ridley, tam tesettürü ve samimî açıklamalarıyla “İmanın, insanı insan yaptığına” güzel  bir misal.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Öncelikle İslâm&#8217;ı seçmiş olmanızdan dolayı tekraren tebrik ediyoruz. Daha önceki bazı konuşmalarınızda “Elinizdeki İslâm&#8217;ın kıymetini bilin” demişsiniz. Bunu nasıl izah ediyorsunuz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Şöyle izah etmeye çalışayım: Çok güzel bir evde doğmuş olabilirsiniz. Ama aradan zaman geçince, evinizin güzel olduğunu, bakımlı ve temiz olduğunu hatırlamıyor olabilirsiniz. Ancak evinize bir misafir gelir, “Evinizin boyası ne kadar güzel” der ve ondan sonra evinizin gerçekten güzel olduğunu fark edebilirsiniz. Ben böyle bir şey yaptığımı düşünüyorum. İnşallah yapmışımdır. İnsanların, Müslümanların tekrar dinlerinin farkına varmalarına sebep olmuşum diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>İslâm&#8217;a karşı oluşan yanlış imajı nasıl değiştirebiliriz? Bu anlamda Bediüzzaman’ın bir ifadesini hatırlatmak isterim.  Diyor ki, “Doğru İslâmı ve İslâmiyete lâyık doğruluğu fiillerimizle ortaya koyabilirsek, diyer dinlerin tabileri de gruplar halinde Müslüman olur.” Bu tesbiti nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bediüzzaman’ın tesbitlerine yüzde yüz katılıyorum, çok doğru bir tesbit. Hepimiz burada inancımızın temsilcileriyiz. Hepimiz, dinimizi çok doğru bir şekilde yaşamalıyız ki dışarıdan bakan insanlar “Bu din çok iyi, ne kadar güzel davranıyorlar” diyebilsin. Çünkü yaşantımız, bizim inancımızı yansıtan bir ayna.</p>
<p style="text-align: justify;">Meselâ, Batıda bir Müslüman yere çöp atsa diyorlar ki, “Bak işte, yere çöp attı, bu Müslüman.” Ama o Müslüman yerdeki bir çöpü kaldırıp çöp kutusuna attığında bu defa hemen algılar, kanaatler değişiyor ve “Bak, ne kadar güzel bir davranış. Müslümanın yaptığı iyiliğe bak. Demek ki Müslümanlar da iyi insanlar” diyebiliyorlar. Bu, bizim omuzumuzdaki çok büyük bir sorumluluk. İnancımızı en iyi şekilde yansıtmalıyız.</p>
<p><strong>Bediüzzaman Said Nursî’yi tanıyor musunuz, okuduğunuz eserleri var mı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Biliyorum. Yatağımın başucunda da bir kaç eseri var. Bundan sonra daha bir dikkatle okuyacağım. Bir kaç gün önce bana yine bazı arkadaşlarınız Bediüzzaman ile ilgili bazı sözler aktardılar. Her söylediğini hiçbir şekilde şüpheye düşmeden kabul ediyorum. Her söylediği bana çok doğru geliyor. Demek ki eserlerini daha önce okudum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Said Nursî’nin “Avrupa bir İslâm devletine hamiledir. Günü gelince onu doğuracaktır” şeklinde bir tesbiti de var. Avrupa’daki gelişmeleri göz önüne alarak bu tesbiti nasıl yorumlarsınız?</strong></p>
<p>Bu tesbitin de kesinlikle doğru olduğunu düşünüyorum. Avrupa’ya baktığımızda en hızlı gelişen din İslâm dini. Sadece İngiltere’ye baktığımızda son 10 yılda 100 bin kişinin İslâm&#8217;ı tercih ettiğini görüyoruz. Bu bile tek başına yeterlidir. 100 yıl önce Avrupalı bir fikir adamı “İslâm en büyük dinlerden biri olacaktır” diye görüş beyan etmişti. Şimdi bakıyoruz, bu tahminler gerçek olmak üzere. Avrupa’da büyük ölçüde İslâm tercih edildiğine göre Said Nursî’nin tesbiti tam bir gerçek.</p>
<p style="text-align: justify;">Şunu da ilâve edelim, Bediüzzaman Hazretleri de bu tesbiti 1900’ün başlarında Ayasofya Camii önündeki bir ilmî sohbette söylemiş zaten&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İlginç&#8230; Şu da bir gerçek ki, sanıyorum İngiltere’de Cuma günleri camiye giden Müslümanların sayısı, Pazar günü kiliseye gidenlerden daha fazla.</p>
<p style="text-align: justify;">İngiltere’de insanlar “Ben Hıristiyanım diyorlar” ama dinle bağları yok. En fazla Pazar günü kiliseye gidiyorlar. Bu da onların dine bağlı olduğunu göstermez.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçi Türkiye’de de bazı insanlar, inançlarının gereğini tam olarak yerine getiremiyorlar, ama&#8230;</p>
<p>Olsun, Türkiye’de yine de insanlar büyük çoğunlukla Ramazan ayında oruç tutuyorlar. Bu bile onların dine bağlılığının devam ettiğini gösteriyor. Bizde o bile yok.</p>
<p><strong>Müslüman olduktan sonra isminizi değiştirdiniz mi?</strong></p>
<p>Hayır, ismimi değiştirmedim. Pakistan’a gittiğimde herkes sürekli bunu soruyordu. “İsmin ne, ismin ne?” diye. Ben de sadece onların soruları üzerine “Meryem” demeye başladım. Ben Pakistanlılar için “Meryem”im. Her defasında oraya gittiğimde bana “Meryem bacı geldi, Meryem kardeş geldi” diyorlar. Ama başka yerde bu ismi kullanmıyorum. Çünkü sahabiler de Müslüman olmadan önceki isimlerini kullanmaya devam etmişlerdir. Ben de doğuştan bana verilen ismi değiştirmeyi düşünmüyorum. Ama Pakistanlılar için Meryem’im&#8230;</p>
<p><strong>İslâm&#8217;ın güzelliğini bilmeyenlerin çok tekrar ettikleri bir propaganda var. Onlara göre tesettür ‘esaret’tir. Siz tesettürü nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ben de İslâm&#8217;ı tanımadan önce başörtülü birini gördüğümde, bunun bir baskı neticesi olduğunu düşünürdüm. Baskı altında birini gördüğümü, özgürlüğü olmayan birini gördüğümü düşünürdüm. Ama İslâmla tanıştıktan sonra ne zaman bir başörtülü görsem, özgürlüğüne kavuşmuş bir insan gördüğümü düşünürüm.</p>
<p style="text-align: justify;">Beyninin ve aklının derecesiyle değerlendirilmesi gereken bir kadın gördüğümü düşünüyorum, eteğinin boyuyla değerlendirilen değil. 3 yıl önce Türkiye’ye geldiğimde bir üniversiteyi ziyaret etmek istedim. Fakat girişte bana, “Ya başörtünü açarsın, ya da içeri giremezsin” dediler.</p>
<p style="text-align: justify;">Yanımda bir tercüman vardı ve güvenlik görevlisinin söylediklerini tercüme ediyordu. “Ya başını açarsın ya da giremezsin” diye ısrar etti. Ben de “Başımı açmayacağım ve içeriye gireceğim” dedim. Girersin, giremezsin diye biraz atıştık. Ben döndüm ve güvenlik görevlisine dedim ki, “Kardeşim, eve gittiğin zaman annen sana ‘Oğlum bugün işte ne yaptın?’ diye sorduğunda, ‘Anne, bir başörtülüyü kapıdan çevirdim, içeri almadım’ mı diyeceksin?” diye sordum. Bunun üzerine o yolumdan çekildi, içeri girdim.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilmiyorum, Müslüman erkeklerin anneleri ile arasındaki ilişki nedir, ama onları anneleriyle korkuttuğun vakit, her iş halloluyor. İslâmda ‘anne’ dendiğinde akan sular duruyor. Batıya baktığınızda anne nedir? Anne, evdeki işleri yapan biri&#8230; Çok değerli bir figür değil.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye’deki genç kızlara bir tavsiyeniz, bir mesajınız var mı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bence Türkiye’deki kardeşlerimiz çok güçlü. Çünkü onlar inançları gereği, tesettür için en çok mücadele veren kişiler oldu. İnançları sebebiyle okula gidemediler, işlerinden oldular. Hatta, bu sebeple başka ülkelere göç etmek durumunda kaldılar. Onları her zaman takdir ediyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’ye her defasında geldiğimde tesettürün biraz daha yaygınlaştığını görüyorum. Daha çok başörtülü görüyorum.  Bunu da, inançlarının önemini anlamalarına bağlıyorum. Yapılan uygulamalar, uygulanan yasaklar beyin göçüne de sebep oluyor ki bu Türkiye’nin zararına.</p>
<p style="text-align: justify;">“Laikçiler” dünyanın da, Türkiye’nin de baş belâsı. Başka herkes birbirini dinliyor, ama onlar hiç kimseyi dinlemiyor.</p>
<p><strong>Gazetecilik yapmaya devam ediyor musunuz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Evet, ediyorum. Müslüman olduktan sonra yapılan haberlerde benden “Eski gazeteci” diye bahsettiler. Ben buna itiraz ettim. BBC, benden bahsederken eski gazeteci diyor ve eski fotoğraflarımı kullanıyordu. Onlara da itiraz ettim.</p>
<p><strong>Türkiye’de uzun süre gazeteciler başörtülü fotoğraf vererek “basın kartı” alamıyordu. Sizin için İngiltere’de böyle bir problem oldu mu?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hayır, hayır. Benim basın kartımda başörtülü fotoğrafım var. (Bu esnada basın kartını bize gösteriyor.)</p>
<p><strong>Afganistan’daki esaret günleriniz nasıl geçmişti?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Her gün, “Bugün benim son günüm” diye düşünüyordum. Ama onlar bana iyi davrandı. Ben onlara zorluk çıkarıyordum, onlar bana kardeşçe davrandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Neticede Allah’ım bana hidayeti nasip etti.</p>
<p><strong>Daha önceki açıklamalarından:</strong></p>
<p><strong>Müslüman olmaya nasıl karar verdiniz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">YaklaşIk 30 ay boyunca İslâm&#8217;ı araştırdım. Özellikle Kur’ân ve İslâm Peygamberi’nin hadisleri beni çok etkiledi. İslâm&#8217;ı tanıdıkça, yepyeni bir dünyayı keşfettiğimi anladım. Heyecandan yerimde duramıyor, kalbime yavaş yavaş imanın verildiğini hissediyordum. Sanki Allah bütün ruhuma İslâm&#8217;ı yerleştiriyor, beni; içinde büyüdüğüm medeniyetin kirlerinden temizliyordu. Ruhumu müthiş bir huzur kaplamaya başladı. Bu huzur kesinlikle İlâhî bir huzurdu. Artık iman etmemin zamanının geldiğini düşündüm ve Kelime-i Şahadet getirerek Müslüman oldum. Daha sonra anladım ki, Allah beni hidayete erdirmişti. O günden beri, imanın tadını yaşıyorum. Gerçekten iman dünyada yaşanabilecek en güzel duygu&#8230;</p>
<p><strong>Müslüman olmanız, çevrenizde nasıl bir tepkiyle karşılandı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"> Başta annem olmak üzere herkes şok oldu. Çünkü Batılılar, İslâm&#8217;a karşı zihinlerine büyük bir peçe takmışlar. Bu peçe, İslâm&#8217;a karşı olan önyargının örtüsüdür. Biz Müslümanlar olarak, bu önyargı peçesini kaldırmak için büyük çaba göstermeliyiz. Batılıların önyargılarını ortadan kaldırabilirsek, birçok insan Müslüman olur. Çünkü İslâm&#8217;a, onun ruhlara bahşettiği huzura şu an en çok Batı insanı muhtaç.</p>
<p><strong>Yvonne Ridley kimdir?</strong></p>
<p>Yvonne Ridley, İngiliz bir gazeteci. Yvonne Ridley, Afganistan’da Taliban tarafından kaçırılmış bir gazeteci. Ancak onun esareti, gerçek anlamda hürriyetine kavuşmasına, İslâma teslim olmasına, Müslüman olmasına sebep olmuş. O günlerini anlatırken, kendisine iyi davranılıp Kur’ân hediye edildikten 30 ay sonra Müslüman oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kendisine verilen; “Beni esir alanlara ben çok kötü davranıyordum. Sesimi çıkarmasam bana işkence edeceklerini düşünüyordum. Ama ben onlara kötü davrandıkça onlar iyi davrandı ve bana Kur’ân-ı Kerim’i hediye ettiler, İslâm&#8217;ı anlattılar. Neticede Allah’ım bana hidayeti nasip etti” diyor. Ridley’in “Kur&#8217;ân sizi nasıl etkiledi?” sorusuna verdiği cevap şu şekildedir:</p>
<p style="text-align: justify;">“Nefes kesiciydi. Kur’ân sanki bir hayat kılavuzu. Okuduğum her şeyden çok etkilendim. Özellikle kadın haklarından. Biz birlik olursak çok güçlü oluruz. Günde 5 defa biz böyleyiz. Günde 24 saat, haftada 7 gün böyle olsak (namazda saf tuttuğumuz gibi hayatta da birlik olsak) hiç kimse bizim topraklarımızı işgal edemezdi.”</p>
<p style="text-align: justify;">Yvonne Ridley, Müslüman olduğu dönemde Sunday Express gazetesinde kıdemli gazeteci olarak çalışıyordu. On yıl boyunca ünlü Fleet Caddesi’nde The Sunday Times, The Observer, Daily Mirror ve Independent gazetelerine haber ve yorum yazdı. 30 yıllık meslek hayatı boyunca BBC TV ve radyosunda, CNN, ITN ve Carlton TV’de Afganistan, Irak  ve Filistin’le ilgili programlara, gerek programcı, gerek sunucu gerekse yapımcı olarak katkıda bulundu. Kadın haklarının yanı sıra, savaş karşıtı görüşleriyle de biliniyor. Yvonne Ridley, Müslümanlarla ilgili konularda düzenli yorumcu olarak gazetecilik mesleğini sürdürüyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/avrupada-en-hizli-yayilan-din-islam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Muhammed Merah’tan Nikolai Sarkozy’e…</title>
		<link>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/muhammed-merahtan-nikolai-sarkozye/</link>
		<comments>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/muhammed-merahtan-nikolai-sarkozye/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Apr 2012 19:19:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şükrü Bulut</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Bulut]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Merah]]></category>
		<category><![CDATA[Nikolai Sarkozy]]></category>
		<category><![CDATA[Toulouse]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yeniasya-international.de/?p=4895</guid>
		<description><![CDATA[Fransa'nın Toulouse şehrinin varoşlarında yaşayan Cezayir'li bir ailenin çocuğu bu şehirde doğmuş ve bu şehrin sokaklarında büyümüş.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Fransa&#8217;nın Toulouse şehrinin varoşlarında yaşayan Cezayir&#8217;li bir ailenin çocuğu bu şehirde doğmuş ve bu şehrin sokaklarında büyümüş.</p>
<p>Fransız öğretmenlerinin terbiyeleriyle yetişmiş. Ne Cezayir&#8217;in geleneklerinden ve İslâmiyetin inançlarından habersizce yirmi üç yaşına kadar yaşamış bir maznun. Maznun diyoruz, zira fiilî isbat edilmeden polis tarafından öldürülüyor. Tutuklanıp yargılanması mümkün iken infaz ediliyor. Afganistan&#8217;da görev yapmış üç Fransız askerini dört gün ara ile öldürdüğü iddia ediliyor. Katil, bir Yahudî okulunu basıyor, üç yavruyu kurşunlayarak küçücük motorsikletiyle sırra kadem basıyor. Tam yedi kişiyi öldürdükten sonra emniyet kuvvetleriyle sıkıştırılarak infaz ediliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Size de garip geldi değil mi? İsmi Muhammed… Arap asıllı… Afganistan ve Pakistan&#8217;a gidip gelmiş bu sefih sokak çocuğu Sarkozy&#8217;e bakarsanız radikal bir İslâmcı. Muhammed Merah&#8217;ın bütün bu bilgileri internetten aldığı iddia ediliyor. Bu hadiseyi analiz ettiğinizde 11 Eylül&#8217;ün motifleriyle karşılaşıyorsunuz. İnfazına yargısız hükmedilen zanlının konuşturulmaması ister istemez birçok şüpheyi beraberinde getiriyor. Daniel Pipes&#8217;in “Euroarabia” makalesini tedai ettiren hadiselerle karşı karşıya olduğunuzu hissediyorsunuz. Müslüman Arap orjinli olması ve Avrupa&#8217;da doğması ilginç bir irtibat. 11 Eylül yalnızca George Bush ve Amerikalı Neoconların önlerini açmamıştı. Avrupa&#8217;daki yoldaşlarının da yollarını açmıştı. 11 Eylül&#8217;ü tezgâhladıkları iddia edilenler yargı önüne çıkarılmadan infaz edilmişlerdi. Bir başka benzerlik ise Sarkozy&#8217;nin henüz başkanlığa niyet ettiği günlerdeki Yahudî düşmanlığını hatırlatıyor. Bitkisel hayattan bir türlü kurtulamayan eski İsrail Başbakanı Ariel Şaron ile Sarkozy karşılıklı dans ediyorlardı. Fransa&#8217;daki Yahudî düşmanlığını seslendiren Şaron göstermelik olarak Paris&#8217;teki Yahudîleri Telaviv&#8217;e taşıyordu. Bu hadise ile Nikola&#8217;nın önü iyice açılmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine Başkanlık seçimi, yine Yahudî düşmanlığı ve yine Fransa ve Sarkozy. Sarkozy&#8217;de ırkçılık karakteristik bir hastalık düzeyinde seyrediyor. İslâma şiddetli düşman. Veya Avrupa Neocon&#8217;ları AB iktidarını bırakmak istemiyorlar. Bu Troçkistlerin programında kaos, tedhiş, savaş, terör ve çatışma olmazsa olmazların arasında yer alır. Yeter ki global bankaları arkalarında sağlam dursunlar. Avrupa Emperyalizmine duyduğu tahassürle kıvranan Sarkozy&#8217;e göre Fransa&#8217;daki Afrikalılar bu güzel devletin siyah körleridir. Tazyikli bir su ile bunların tekrar kıtalarına sürülmeleri gerekiyor. Ta ki medenî Fransa ve Avrupa rahat edebilsin. Daniel Pipes, Rals Giordano ve Samuel Hunhington ile aynı düşünce dünyasında yaşayan Sarkozy… Önce senaryo, sonra tetikçi kahramanlar ve sonra ebediyyen susturmak neocon&#8217;ların metodu… Usame bin Laden ve Zerkavî menkibelerinde olduğu gibi… Veya Türkiye Hizbullahında Hüseyin Velioğlu&#8217;na yapılan infaz gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bizim için bu olayların çok da garipsenecek yönleri yok. Peygamberimiz (asm) ahirzamanda gelecek deccaliyetin hususiyetlerini de, ona zemin hazırlayan Ye&#8217;cüc ve Me&#8217;cüc teröristlerin özelliklerini de uzun uzadıya haber vermiş. İnsaniyetle savaş içindeki dinsiz cereyanı temsil eden Avrupalı siyasetçilerin mahiyetini umarızki Fransız ve Almanlar da bizim kadar öğrenirler… Hem ülkelerini, hem dinlerini ve hem de milletlerini kurtarırlar. Yoksa deccaliyetin sihri onları daha çok perişan edecek.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yeniasya-international.de/2012/04/muhammed-merahtan-nikolai-sarkozye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

